İnsan, çoğu zaman mucizeyi gökyüzünün yarılmasında, denizin ikiye ayrılmasında yahut tabiatın alışılmış düzeninin dışına çıkan olağanüstü bir hadisede arar. Oysa belki de en büyük yanılgımız, her gün gerçekleştiği için mucize olduğunu unuttuğumuz şeylerdir. Sürekli gördüğümüz nimetler gözümüzde sıradanlaşır; hâlbuki sıradan olan nimet değil, bizim ona alışmış olmamızdır.
Her sabah gözlerimizi açıyoruz. Kalbimiz, biz ona emir vermeden gece boyunca atmaya devam ediyor. Akciğerlerimiz uyurken bile nefes alıyor, kanımız damarlarımızda dolaşıyor, milyarlarca hücre sessizce görevini yerine getiriyor. Bir damla su içiyoruz; o su bedenimizin her tarafına ulaşıyor. Bir lokma ekmek yiyoruz; bedenimiz onu parçalayarak kana, enerjiye ve hayata dönüştürüyor. Bunların hiçbirini biz yönetmiyoruz. İnsan kendi kalbine bir defa “at” emri vermez, fakat kalbi ömür boyunca milyonlarca kez atar. Bundan daha yakınımızda hangi mucizeyi arıyoruz?
Gökyüzüne bakıyoruz; Güneş doğuyor. Öylesine alışmışız ki doğmaması ihtimalini düşünmüyoruz bile. Gece geliyor, yıldızlar beliriyor; Dünya dönüyor fakat biz savrulmuyoruz. Yağmur gökten düşüyor, kupkuru toprak suyla buluşuyor ve bir süre sonra içinden rengârenk çiçekler, meyveler, sebzeler çıkıyor. Kara toprağın içine küçücük bir çekirdek bırakıyoruz; o çekirdek ne zaman kök salacağını, hangi tarafa yükseleceğini, hangi mevsimde çiçek açacağını biliyormuşçasına hayat buluyor. Aynı toprak, aynı su ve aynı güneşten kirazın kırmızısı, limonun sarısı, zeytinin yeşili çıkıyor. İnsan bütün bunları her gün gördüğü için “tabiat” deyip geçiyor; oysa müminin nazarında tabiat, Allah’ın kudretinin sessizce okunan kitabıdır.
Kur’an, “Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız onları sayamazsınız” buyurur. (Nahl, 16/18) Gerçekten de insan yalnızca büyük nimetleri saymaya çalışsa bile ömrü yetmez. Görebilmek nimettir; fakat gördüğümüz renklerin ayrı ayrı nimet olduğunu düşünmeyiz. İşitebilmek nimettir; sevdiğimiz bir insanın sesini duyabilmenin değerini çoğu zaman ancak o ses sustuğunda anlarız. Yürümek, konuşmak, uyumak, uyanmak, düşünmek, hatırlamak, sevmek, bir çocuğun gülüşünü duymak, sıcak bir çayın buharını seyretmek, yağmurun kokusunu içine çekmek… Hayat, büyük mucizelerin arasına serpiştirilmiş küçük nimetlerden değil; küçük sandığımız sayısız büyük mucizeden meydana gelir.
Şükür de tam burada başlar. Şükür yalnızca “Elhamdülillah” demek değildir; nimetin sahibini fark etmektir. Suyu içerken suyu vereni, ekmeği yerken toprağı bereketlendireni, sevdiğimiz birine sarılırken sevgiyi kalplerimize yerleştireni hatırlamaktır. Şükür, sahip olduklarımızın bize ait olmadığını, bize emanet edildiğini bilmektir. İnsan bunu kavradığında hayatın rengi değişir. Az görünen çoğalır, sıradan görünen kıymetlenir, alışkanlık hâline gelen şeyler yeniden hayret uyandırmaya başlar.
Allah sevgisi de bu hayretin ve minnetin içinden yükselir. Çünkü insan kendisine durmadan nimet veren Rabbini tanıdıkça O’nu sever. Bir annenin merhametini, bir dostun sadakatini, bir çocuğun masumiyetini, gölgenin serinliğini, sofradaki ekmeği, gökteki bulutu gördüğünde bütün güzelliklerin kaynağını hatırlar. Böylece kulluk yalnızca yerine getirilmesi gereken vazifeler toplamı olmaktan çıkar; seven ile sevilen arasındaki yakınlığa dönüşür.
Belki de insanın ihtiyacı yeni mucizeler görmek değildir. Zaten içinde yaşadığı mucizeleri yeniden görebilecek bir kalbe sahip olmaktır. Sabah uyandığımızda hâlâ nefes alıyorsak, gökyüzünü görebiliyor, bir bardak su içebiliyor, sevdiğimiz insanların sesini duyabiliyor ve “Allah” diyebiliyorsak, önümüzde şükretmek için koca bir âlem duruyor demektir.
Bu yüzden her yeni gün yalnızca yeni bir gün değildir; yeniden verilmiş bir hayattır. Her nefes sessiz bir ikram, her lokma bir rahmet, her güzel şey Allah’tan gelen bir hediyedir. İnsana düşen ise alışkanlığın perdesini kaldırıp bakmak ve kalbinin bütün samimiyetiyle söylemektir:
Elhamdülillah… Bildiğimiz nimetler için, fark edemediklerimiz için ve her gün gözümüzün önünde gerçekleştiği hâlde mucize olduğunu unuttuğumuz bütün mucizeler için…

Bir Cevap Yazın