Ruhun Bunalımı…

İnsan, sadece etten ve kemikten ibaret bir varlık değildir. Onun görünmeyen tarafında, anlam arayan, kendisini ve içinde yaşadığı dünyayı sorgulayan bir ruh vardır. Bu ruhun en temel ihtiyacı ise hakikattir. Nasıl ki beden susuz kaldığında çatlar, nefessiz kaldığında güçsüzleşir ve aç kaldığında tükenmeye başlarsa, ruh da hakikatten uzak kaldığında aynı şekilde yorgun düşer. Çünkü insan ruhu, yaratılışı gereği gerçeği aramak, gerçeği tanımak ve gerçeğe tutunmak ister. Sezai Karakoç’un ifade ettiği gibi, bunalım çoğu zaman hakikatten uzaklaşmanın değil, hakikatten uzaklaşıldığının fark edilmesinin sonucudur.

Modern insanın en büyük trajedilerinden biri de budur. Tarihin hiçbir döneminde bugünkü kadar bilgiye ulaşmak mümkün olmamıştı. İnsan, cebindeki küçük bir cihazla dünyanın bütün kütüphanelerine ulaşabiliyor. Fakat buna rağmen ruhlar huzurlu değil. Çünkü bilgi ile hakikat aynı şey değildir. Bilgi, zihni doldurabilir; fakat hakikat, ruhu doyurur. İnsan bugün sayısız verinin, haberin ve görüntünün içinde boğulurken, kendisini var eden anlamdan uzaklaşabilmektedir. Bu yüzden kalabalıkların içinde yalnız, konforun ortasında huzursuz ve eğlencenin içinde mutsuz kalabilmektedir.

Hakikat, insanın kendisini olduğu gibi görebilmesidir. Kendi eksikliklerini, zaaflarını, korkularını ve umutlarını inkar etmeden tanıyabilmesidir. İnsan çoğu zaman bunalımını dış sebeplere bağlar. İşini, çevresini, ekonomik şartlarını veya başkalarını suçlar. Oysa ruhun derinliklerinde başka bir sessizlik vardır. O sessizlik, insanın kendi özünden uzaklaşmasının yankısıdır. Kişi ne kadar kaçarsa kaçsın, ruhu ona gerçeği hatırlatmaya devam eder. Çünkü hakikat, kapatılabilecek bir pencere değil, insanın içinde sürekli yanan bir kandildir.

Bunalımın en ağır tarafı da budur. İnsan bazen neyi kaybettiğini bilmeden bir eksiklik hisseder. Kalbinin bir yerinde tarif edemediği bir boşluk oluşur. Her şey yerli yerindedir ama hiçbir şey olması gerektiği gibi değildir. İşte bu an, ruhun hakikati aramaya başladığı andır. Çünkü insanın içindeki huzursuzluk çoğu zaman bir hastalık değil, bir çağrıdır. Ruhun, sahibine gönderdiği sessiz bir mektuptur. “Yolunu kaybettin” diyen görünmez bir uyarıdır.

Edebiyatın büyük eserleri de çoğu zaman bu arayışın hikayesidir. Roman kahramanları, şairler, düşünürler ve filozoflar aslında aynı sorunun peşinde koşmuşlardır: İnsan neden huzursuzdur? Neden sahip oldukları onu tatmin etmez? Neden sürekli daha derinde bir anlam arar? Çünkü insan, sonlu şeylerle sonsuz bir boşluğu doldurmaya çalışmaktadır. Oysa hakikat, insanın dış dünyasında değil, önce kendi iç dünyasında bulunmayı beklemektedir.

Hakikatten uzaklaşan ruh, zamanla kendi sesini duyamaz hale gelir. Gürültü arttıkça sessizlik kaybolur, sessizlik kayboldukça da insan kendisini kaybeder. Bu yüzden çağımızın en büyük ihtiyacı yeni teknolojilerden, yeni binalardan veya yeni tüketim alışkanlıklarından önce, hakikate dönme cesaretidir. İnsan bazen kendisine şu soruyu sormalıdır: “Ben gerçekten kimim, neyin peşindeyim ve neden yaşıyorum?” Bu soruların cevabı bulunmadan elde edilen başarılar da eksik, kazanılan zaferler de yarım kalacaktır.

Bunalım, her zaman bir çöküş değildir. Bazen ruhun uyanışıdır. Bazen insanın kaybettiği yönünü yeniden bulabilmesi için yakılan bir işarettir. Hakikatten uzak kaldığını fark eden insan aslında yolun yarısını geçmiş demektir. Çünkü en büyük kayboluş, kaybolduğunu bilmemektir. İnsan ruhu hakikatsiz yaşayamaz. Gün gelir, dünyanın bütün sesleri susar ve geriye yalnızca ruhun o kadim çağrısı kalır.

İşte o çağrı, insanı hakikate davet eder. Çünkü hakikat yalnızca bir fikir, bir düşünce veya felsefi bir kavram değildir. Hakikat, insanı yoktan var eden Allah’tır. Hakikat, insanın yaratılış gayesini bildiren vahiydir. Hakikat, insanın ne olduğunu, nereden geldiğini ve nereye gideceğini açıklayan İslam’dır. Ruh, Allah’tan geldiği için ancak Allah’a yönelerek huzur bulabilir. Bu yüzden insanın yaşadığı birçok bunalım, aslında dünyanın gürültüsü arasında Rabbinin sesini kaybetmesinden doğar. Kalp mal ile, makam ile, şöhret ile değil; iman ile sükunete erer. İnsan, hakikatin Allah olduğunu ve O’nun gösterdiği yolun İslam olduğunu kavradığında, ruhunun yıllardır aradığı menzile ulaşır. Çünkü hakikatin olmadığı yerde geçici oyalanmalar vardır; hakikatin olduğu yerde ise anlam, istikamet ve huzur vardır…

Yorum bırakın