Peygamber’in İzinde…

Hazreti Muhammed’i (Sallallahu aleyhi ve sellem) anlamaya çalışırken çoğu zaman onun getirdiği hakikatten çok, onun adına oluşmuş kimliklerin gölgesinde kalıyoruz. Oysa tarihi bir gerçek vardır ki, Allah Resulü ne Sünniydi ne Şiiydi; ne Hanefiydi ne Şafiiydi; ne bir tarikatın mensubuydu ne de bugün var olan herhangi bir cemaatin içinde yer alıyordu. Çünkü bütün bu isimler, mezhepler ve yapılar onun vefatından sonra ortaya çıkmıştır. Resulullah’ın kimliği bir mezhep, bir grup veya bir ekol kimliği değil; Allah’ın elçisi ve kullara rehber olarak gönderilmiş bir Peygamber kimliğiydi. Bu sebeple asıl mesele, kendimizi hangi isimle tanımladığımız değil, Hazreti Muhammed’i ne kadar örnek aldığımızdır.

Kuran, Müslümanların dikkatini sürekli olarak Allah’a ve O’nun Resulü’ne yöneltir. Nitekim Allah, “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmrân Suresi: 31. Ayet) buyurmaktadır. Ayette dikkat edilmesi gereken nokta, Peygamberimize tabi olmanın herhangi bir grubun veya anlayışın mensubu olmakla değil, onun yolunu izlemekle açıklanmış olmasıdır. Çünkü Resulullah’ın hayatı, Kuran’ın hayata yansımış halidir. Hazreti Aişe validemize onun ahlakı sorulduğunda verdiği cevap son derece anlamlıdır: “Onun ahlakı Kuran’dı.” İşte Peygamberimizi örnek almak, öncelikle Kuran ahlakını hayatımıza taşımak demektir.

Bugün Müslümanların yaşadığı en büyük problemlerden biri, aidiyetleri amaç haline getirmeleridir. Oysa mezhepler, tarikatlar ve ilim ekolleri dinin kendisi değil, dini anlama çabalarının ürünüdür. İnsanları Allah’a ve Resulüne yaklaştırdıkları ölçüde kıymetlidirler. Fakat bir noktadan sonra hakikatin önüne geçer, Müslümanları birbirinden uzaklaştırır ve kardeşliği zedelerlerse, amaç olmaktan çıkıp engel haline gelirler. Kuran’ın, “Dinlerini parça parça edip grup grup olanlardan olmayın.” (Rum Suresi: 32. Ayet) uyarısı da bu tehlikeye işaret etmektedir. Çünkü Allah Resulü insanları ayrıştırmak için değil, birleştirmek için gönderilmiştir.

Peygamber Efendimiz’in hayatına baktığımızda, onun insanları mezheplerine, soylarına veya mensubiyetlerine göre değerlendirmediğini görürüz. O, insanların kalplerine, niyetlerine ve amellerine bakmıştır. Mekke’nin fethinde yıllarca kendisine zulmeden insanları affetmesi, Taif’te taşlandığında beddua etmek yerine hidayet dilemesi, fakirlerle aynı sofraya oturması, yetimlerin başını okşaması ve düşmanlarına bile adaletle davranması bunun en açık göstergesidir. Resulullah’ın sünneti yalnızca şekil ve görünüşten ibaret değildir; onun asıl sünneti merhamet, adalet, doğruluk, tevazu ve güzel ahlaktır. Nitekim kendisi, “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” buyurarak peygamberlik vazifesinin merkezine ahlakı yerleştirmiştir.

Bu nedenle her Müslümanın kendisine şu soruyu sorması gerekir: Ben gerçekten Hazreti Muhammed’i mi örnek alıyorum, yoksa kendi düşüncelerime uygun bir peygamber tasavvuru mu oluşturuyorum? Çünkü Peygamberimizi sevmek sadece onun adını anmakla değil, onun gibi yaşamaya çalışmakla mümkündür. Kul hakkına riayet etmeyen, adaletten uzaklaşan, merhameti kaybeden, kibir ve öfkeye teslim olan bir insanın dilinden ne kadar peygamber sevgisi dökülürse dökülsün, bu sevgi hayatında karşılığını bulmuş sayılmaz. Asıl bağlılık, onun ahlakını kuşanmak ve onun yürüdüğü istikamet üzere yürümektir.

Hazreti Muhammed, herhangi bir mezhebin, grubun veya cemaatin lideri değil, bütün insanlığa gönderilmiş bir rahmet peygamberidir. Onu gerçekten örnek almak isteyen kişi, önce Kuran’a yönelmeli, sonra onun hayatını öğrenmeli ve öğrendiklerini kendi ahlakına dönüştürmelidir. Çünkü kurtuluş cemaatlerde değil, hakikattedir. Sloganlarda değil, samimiyettedir. Resulullah’ın bize bıraktığı miras bir etiket değil, bir hayat nizamıdır. Bu yüzden bugün sorulması gereken asıl soru, hangi mezhebe veya hangi gruba mensup olduğumuz değil; ahlakımızda, merhametimizde, adaletimizde ve kulluğumuzda Hazreti Muhammed’e ne kadar benzediğimizdir…

Yorum bırakın