İnsan dediğimiz varlık, yalnızca aklıyla değil; vicdanıyla, mahcubiyetiyle ve iç dünyasında taşıdığı görünmez kırılganlıklarla insandır. Bir insanı insan yapan şey, bazen söylediği büyük sözler değil; yanlış yaptığında yüzünün kızarmasıdır. Çünkü utanma, ruhun hala ölmediğini gösteren son kandildir.
Bugün dünyanın en büyük yıkımlarına baktığımızda, arkasında çoğu zaman utanmayı unutmuş insanlar görürüz. Yalanın sıradanlaştığı, dolanın marifet sayıldığı toplumlarda önce hakikat ölür, ardından vicdan susar. Vicdan sustuğunda ise insan, kendi karanlığına alışır. İşte asıl felaket burada başlar.
Utanmak, insan ruhunun kendine dönüp bakabilme cesaretidir. Bir aynanın karşısında sadece yüzünü değil, karakterini de görebilmektir. Dostoyevski’nin kahramanları neden bu kadar derin acılar yaşar sanıyorsunuz? Çünkü onlar suç işlediklerinde sadece kanundan değil, vicdanlarından kaçamazlar. Raskolnikov’u parçalayan şey baltası değil, ruhundaki utanmadır. Çünkü insan bazen mahkeme salonlarından kurtulur ama kendi içindeki mahkemeden kaçamaz.
Nietzsche, “İnsan aşılması gereken bir varlıktır” der. Fakat modern çağ bu sözü yanlış anladı. İnsan kendini ahlaken yükseltmek yerine utanmayı aşmaya çalıştı. Şimdi herkes haklı, herkes masum, herkes tertemiz… Ne tuhaf değil mi? Bu kadar temiz insanın yaşadığı dünyada bu kadar kirin olması…
Eskiden bir insanın yalancı olduğu ortaya çıktığında başını öne eğmesi beklenirdi. Şimdi ise yalan, iyi bir hitabetle alkış topluyor. Hakikatin yerini algı aldı. İnsanlar doğru olmaya değil, inandırıcı olmaya çalışıyor. Çünkü çağımızda karakter değil, görüntü değer görüyor. Oysa görüntü insanı süsler; utanma ise insanı korur.
Utanma duygusu kaybolduğunda, kötülük normalleşir. İlk yalan insanı rahatsız eder; ikinci yalan alışkanlık olur; üçüncü yalan ise karaktere dönüşür. Ve insan bir süre sonra kendini bile kandırmaya başlar. İşte bu yüzden yalan, tedavisi en zor hastalıklardan biridir. Çünkü yalan söyleyen insan sadece başkasına değil, en sonunda kendi ruhuna da ihanet eder.
Rumi’nin dediği gibi: “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.” Bu söz yalnızca dürüstlük çağrısı değildir. Aynı zamanda utanmanın da tarifidir. Çünkü insan, kendisiyle yüzleşebildiği ölçüde ahlaklıdır. Kendinden utanabilen insan değişebilir. Fakat yaptığı kötülükten utanmayan biri için artık hiçbir öğüt tesir etmez. Çünkü utanmayan kalp, pas tutmuş bir kilit gibidir. Ne merhamet açabilir onu ne de hakikat.
Toplumların çöküşü ekonomik krizlerle başlamaz aslında. Asıl çöküş, insanların yanlış yapmaktan utanmadığı gün başlar. Bir memurun rüşvet alırken utanmaması, bir siyasetçinin yalan söylerken yüzünün kızarmaması, bir insanın dostunu satarken vicdan sızısı çekmemesi… Bunlar medeniyetlerin sessiz çürümesidir. Edebiyat bize insan ruhunun haritasını sunar. Felsefe ise o ruhun neden kaybolduğunu sorgular. Ve ikisi de aynı yerde birleşir: İnsan, utanabildiği sürece insandır. Çünkü utanmak zayıflık değildir. Bilakis, ruhun hala diri olduğunun işaretidir. Taş utanmaz. Duvar utanmaz. Makine utanmaz. Ama insan utanır. İşte insanı diğer bütün varlıklardan ayıran o ince çizgi budur.
Bugün dünyaya en çok lazım olan şey yeni teknolojiler değil; yeniden utanabilen insanlardır. Çünkü utanma kaybolduğunda, ahlak bir süs eşyasına dönüşür. Ve insan, kendi karanlığını medeniyet sanmaya başlar. O yüzden bir insan yaptığı yanlıştan sonra hala mahcup olabiliyorsa, onu tamamen kaybetmiş sayılmazsınız. Çünkü utanmak, ruhun son savunmasıdır. Fakat insan yaptığı kötülükten utanmamaya başladığında, artık ona doğruyu anlatmak değil, yeniden bir vicdan inşa etmek gerekir. Ve vicdanı yıkmak kolaydır… Ama yeniden kurmak, bir ömür ister…

Yorum bırakın