Modern dünyada “terörist” kavramı, yalnızca şiddeti tanımlayan bir kelime olmaktan çıkmış; politik, kültürel ve ideolojik bir silaha dönüşmüştür. Medya söylemleri, devletlerin çıkarları ve toplumsal önyargılar, bu kavramın kime uygulanacağını ve kime uygulanmayacağını büyük ölçüde belirlemektedir. Bu çarpıklığın en açık göstergelerinden biri, tarihin en kanlı liderlerinin neredeyse hiçbirinin dini kimlikleri üzerinden “terörist” olarak yaftalanmamış olmasıdır. Oysa benzer ölçekte, hatta çoğu zaman çok daha küçük çaplı şiddet eylemleri, fail Müslüman olduğunda neredeyse otomatik olarak “İslami terör”, “Müslüman terörist” gibi genelleyici tanımlamalara dönüşmektedir. Bu durum, kaçınılmaz bir soruyu gündeme getirir: Terör kime göre, neye göre tanımlanmaktadır?
Joseph Vissarionovich Stalin (1878–1953)
Sovyetler Birliği lideri Joseph Stalin döneminde yaşanan zorla kollektifleştirme politikaları, büyük kıtlıklar, siyasi tasfiyeler, sürgünler ve Gulag çalışma kampları sonucunda yaklaşık 20 milyon insanın hayatını kaybettiği kabul edilmektedir.
Buna rağmen Stalin hiçbir zaman “ateist terörist” gibi kavramlarla anılmadı. Neden? Çünkü Müslüman değildi.
Mao Zedong (1893–1976)
Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurucusu Mao Zedong’un özellikle “Büyük İleri Atılım” ve “Kültür Devrimi” dönemlerinde uyguladığı politikalar sonucunda en az 30 milyon, bazı araştırmalara göre 45 milyona varan insan açlık, baskı ve şiddet nedeniyle hayatını kaybetti. Mao’nun kişisel olarak dini bir inancı yoktu; Çin Komünist Partisi açıkça sosyalistti. Buna rağmen, Budizm’in tarihsel olarak Çin kültüründe yer almasına karşın kimse Mao’dan “Sosyalist terörist” ya da “Budist terörist” olarak söz etmedi. Neden? Çünkü Müslüman değildi.
Benito Mussolini (1883–1945)
İtalya’daki faşist rejimin lideri Benito Mussolini, hem ülke içinde uyguladığı baskı politikaları hem de Etiyopya işgali sırasında işlenen savaş suçları nedeniyle yaklaşık 400 bin kişinin ölümünden sorumlu tutulmaktadır. Katolik geleneğin güçlü olduğu bir ülkede iktidara gelmiş olmasına rağmen Mussolini hiçbir zaman “Hristiyan terörist” olarak adlandırılmadı. Neden? Çünkü Müslüman değildi.
George Walker Bush (1946– )
ABD Başkanı George W. Bush döneminde başlatılan Afganistan (2001) ve Irak (2003) savaşları sonucunda, bağımsız araştırmalara göre yaklaşık 1 ila 1,5 milyon sivilin doğrudan veya dolaylı biçimde hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir.
Buna rağmen bu savaşlar hiçbir zaman “Hristiyan terörü” çerçevesinde ele alınmadı. Neden? Çünkü Müslüman değildi.
Myanmar’da Rohingya Müslümanlarına yönelik saldırılar, katliamlar, tecavüzler ve zorunlu göçler yıllardır devam etmektedir. Yüzlerce köy yakılmış, en az 10 bin kişi öldürülmüş, 700 binden fazla insan ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır.
Faillerin önemli bir kısmı Budist milliyetçi gruplar olmasına rağmen, bu trajedi neredeyse hiçbir zaman “Budist terörü” olarak tanımlanmamıştır. Bu durum, terör kavramının dinle ilişkilendirilmesindeki çarpıcı seçiciliği bir kez daha gözler önüne sermektedir.
Terör kavramının seçici biçimde kullanılmasının en güncel ve çarpıcı örneklerinden biri, İsrail’in Filistin topraklarında yürüttüğü askeri operasyonlardır. Özellikle Gazze Şeridi başta olmak üzere Filistin’in farklı bölgelerinde onlarca yıldır süren bombardımanlar, abluka politikaları ve kara operasyonları, yüz binlerce sivilin hayatını kaybetmesine yol açmıştır. Bağımsız insan hakları kuruluşları ve Birleşmiş Milletler raporlarına göre yalnızca 2008 ve 2025 sonrası Gazze operasyonlarında yüz binlerce Filistinli sivil öldürülmüş, ölenlerin çok büyük bir kısmını çocuklar ve kadınlar oluşturmuş, yüz binlerce insan evsiz bırakılmış, hastaneler, okullar ve sivil altyapı sistematik biçimde hedef alınmıştır. Buna rağmen bu eylemler, ana akım medya ve uluslararası siyasi söylemde neredeyse hiçbir zaman “terör” kavramı ile tanımlanmamıştır. Bu noktada sorulması gereken soru nettir: Sivil nüfusa yönelik sistematik bombardıman, zorla yerinden etme ve kolektif cezalandırma terör değilse nedir? Ancak bu soruya verilen cevaplar çoğu zaman hukuki değil, siyasidir. Çünkü: İsrail’in uyguladığı şiddet devlet eliyle gerçekleştirildiği için “terör” tanımının dışında tutulur. Aynı eylemler devlet dışı bir aktör tarafından yapılsaydı, tereddütsüz biçimde “terör saldırısı” olarak adlandırılacaktı. Daha da önemlisi, İsrail’in dini ve etnik kimliği bilinçli olarak görünmez kılınır; oysa fail Müslüman olduğunda din neredeyse olayın merkezine yerleştirilir. Hiçbir büyük medya kuruluşu, İsrail’in Filistin’de yürüttüğü askeri operasyonları “Yahudi terörü” olarak nitelendirmez. Tıpkı Stalin için “ateist terörist”, Bush için “Hristiyan terörist” denmemesi gibi. Buradaki çifte standart yalnızca kavramsal değil, ahlakidir. Müslüman siviller öldürüldüğünde bu ölümler çoğu zaman: “çatışma”, “karşılıklı şiddet”, “güvenlik operasyonu” gibi steril ifadelerle sunulur. Aynı ölçekte bir şiddet eylemi Müslüman bir kişi tarafından uygulandığında ise manşetler anında “terör” kelimesini kullanır. Bu durum, Müslüman hayatların global vicdanda daha az değerli görüldüğünü açıkça ortaya koymaktadır.
Asıl kritik soru burada ortaya çıkar: Neden Müslüman faillerin işlediği suçlar din ile doğrudan ilişkilendirilirken, diğer toplumların failleri için bu yöntem sistematik olarak kullanılmaz? Bu sorunun cevabı, büyük ölçüde İslam düşmanlığının (İslamofobinin) tarihsel ve siyasal köklerinde yatmaktadır. Soğuk Savaş sonrası dönemde “komünizm tehdidi”nin yerini alan yeni küresel tehdit anlatısı, özellikle 11 Eylül’den sonra bilinçli biçimde İslam ve Müslüman kimlik etrafında inşa edilmiştir. Bu süreçte İslam, bir inanç sistemi olmaktan çıkarılıp güvenlik, şiddet ve tehdit kavramlarıyla yan yana anılan bir kimliğe dönüştürülmüştür. Böylece Müslüman bir failin işlediği suç, bireysel ya da politik bağlamından koparılıp doğrudan İslam’a mal edilirken; aynı ölçekte veya daha büyük suçlar işleyen gayrimüslim faillerin dini kimlikleri sistematik biçimde görünmez kılınmaktadır. Bu yaklaşım tesadüf değil, işlevseldir. İslam’ın şiddetle özdeşleştirilmesi; askeri müdahaleleri, göçmen karşıtlığını, ayrımcı yasaları ve dış politik müdahaleleri meşrulaştıran güçlü bir ideolojik zemin oluşturur. Müslümanlar kolektif olarak “potansiyel tehdit” şeklinde kodlandığında, hem bireysel hak ihlalleri hem de toplu cezalandırmalar kamuoyunda daha az tepkiyle karşılanır. Kısacası din yalnızca Müslüman faillere hatırlatılır; çünkü bu hatırlatma, korku üretir, rıza imal eder ve mevcut güç dengelerini korumaya hizmet eder. Bu nedenle mesele suçun niteliğinden çok, hangi dinin ve hangi topluluğun hedefe konulduğudur.
Terörizm bir dinin, bir kültürün ya da bir milletin özelliği değildir. Terörizm; siyasal hedeflere ulaşmak için korku ve şiddetin sistematik biçimde kullanılmasıdır. Ancak medya ve politik söylem bu gerçeği sıkça çarpıtır: Fail Müslümansa, din ön plana çıkarılır. Fail başka bir inançtansa, din yok sayılır. Sonuç olarak şunu açıkça söylemek gerekir: Şiddetin dini yoktur. Terörün dini yoktur. Etiketler, hakikati değil; gücü elinde tutanların çıkarlarını yansıtır.
İslam, özü itibarıyla savaşı değil barışı, adaleti ve insan hayatının dokunulmazlığını esas alan bir inanç sistemidir. Allah, şöyle buyurur: “Size karşı savaş açanlarla Allah yolunda savaşın; ancak haddi aşmayın. Şüphesiz Allah haddi aşanları sevmez.” (Bakara Suresi: 190. Ayet) Bu ayet, savaşı ilk başlatan taraf olunmaması, savunma amaçlı olması ve orantısız şiddetin yasaklanması gibi temel ilkeleri açıkça ortaya koyar. Kuran’da bir insanın haksız yere öldürülmesi, bütün insanlığın öldürülmesine denk tutulur; barış ise üstün bir erdem olarak yüceltilir. “Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de ona yanaş ve Allah’a güven.” (Enfal Suresi: 61. Ayet) Savaş, İslam’da kutsanan bir amaç değil, yalnızca zorunlu hallerde ve sıkı ahlaki sınırlar içinde başvurulmasına izin verilen istisnai bir durumdur. Sivillerin, çocukların, kadınların, din adamlarının ve ibadet mekanlarının korunması açıkça emredilmiştir. Dolayısıyla şiddeti meşrulaştıran ya da yaygınlaştıran her söylem, İslam’ın temel ilkeleriyle değil; dini araçsallaştıran siyasi ve ideolojik çıkarlarla ilişkilidir. İslam’ın adıyla işlenen her şiddet eylemi, bu inancın değil, onu istismar edenlerin eseridir!

Yorum bırakın