İnsan, aciz yaratılmıştır. Gücü sınırlı, bilgisi eksik, ömrü kısa ve iradesi sayısız engelle kuşatılmıştır. Bu yüzden insanın Rabbine yönelmesi, O’ndan istemesi ve O’na sığınması bir ihtiyaçtır. İşte dua, kulun Allah ile kurduğu en samimi bağlardan biridir. Ancak günümüzde dua ederken farkında olmadan yapılan önemli bir hata vardır: Allah’tan isterken bir kul gibi değil, adeta emreden bir makam gibi konuşmak. Oysa dua, emir vermek değil; yalvarmak, boyun eğmek ve ihtiyaç halini itiraf etmektir.
Kuran’da Allah şöyle buyurur: “Rabbinize yalvara yalvara ve gizlice dua edin.” (A’râf Suresi 55. Ayet) Ayette dikkat çeken husus, duanın “yalvara yalvara” yapılmasının emredilmesidir. Çünkü dua, kulun kulluğunu en açık şekilde ortaya koyduğu andır. İnsan secde ederken nasıl bedenini yere koyuyorsa, dua ederken de nefsini yere koymalıdır. Kibirle yapılan dua, ruhunu kaybetmiş bir sözden ibarettir. Tevazu ile yapılan dua ise kulun Rabbine uzanan kalp köprüsüdür.
Ne yazık ki bazen dualarımızda “Ver ya Rabbi!”, “Yap Allah’ım!”, “Gönder Allah’ım!” gibi ifadeleri öyle bir üslupla kullanıyoruz ki, bunlar bir niyazdan çok emir cümlesine dönüşebiliyor. Elbette bu sözlerin kendisi yanlış değildir; ancak mesele kalbin halidir. Eğer insan, Allah’tan isterken O’nun huzurunda duran aciz bir kul olduğunu unutursa, duanın ruhundan uzaklaşmış olur. Çünkü Allah bizim hizmetkarımız değil, biz O’nun kullarıyız. O, emredendir; biz ise emre muhatap olanlarız.
Peygamber Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem.) dua ederken son derece mütevazı bir dil kullanırdı. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Allah’a, kabul olunacağına kesin inanarak dua edin.” Bu hadis, duada güven ve teslimiyet gerektiğini öğretirken aynı zamanda kulun haddini bilmesini de hatırlatır. Çünkü dua eden kişi, Rabbinin kapısına gelmiş bir ihtiyaç sahibidir. Bir fakirin zengin bir kapıya gelmesi gibi, bir yolcunun susuzluk içinde bir pınara yönelmesi gibi, kul da Allah’ın rahmetine yönelir.
Gerçek dua, insanın kendi güçsüzlüğünü fark etmesiyle başlar. Kendini güçlü gören, her şeyi kontrol edebildiğini sanan kişi aslında duaya ihtiyaç duymaz. Fakat hayatın içinde karşılaştığımız her zorluk bize acizliğimizi yeniden öğretir. Hastalık, ölüm, ayrılık, çaresizlik ve korkularımız bize insan olduğumuzu hatırlatır. İşte bu anlarda yapılan samimi dualar, çoğu zaman uzun ve süslü cümlelerden daha değerlidir. Çünkü Allah kelimelerden önce kalplere bakar.
Kuran’da birçok peygamberin duası aktarılır. Bu duaların ortak özelliği, içinde kibir değil tevazu bulunmasıdır. Hazreti Yunus karanlıklar içinde “Senden başka ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum.” diye yalvarmıştır. Hazreti Zekeriyya “Rabbim, ne olur beni yalnız başıma bırakma, Sen varislerin en hayırlısısın…” diye niyaz etmiştir. Hazreti Eyyüb ise hastalığın en ağır döneminde “Şüphesiz bana sıkıntı dokundu. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” demiştir. Hiçbir peygamber Allah’a emir verir gibi konuşmamış; hepsi ihtiyaçlarını arz ederek O’nun rahmetine sığınmıştır.
Dua, aslında insanın kendi küçüklüğünü kabul etmesidir. Bu yüzden duanın özü edep ve teslimiyettir. Allah’a karşı kullanılan her sözde bir kulluk şuuru bulunmalıdır. Çünkü dua yalnızca bir istek listesi değildir; aynı zamanda bir kulluk ilanıdır. İnsan dua ederken Rabbine ne kadar muhtaç olduğunu, O’nun ise hiçbir şeye muhtaç olmadığını hatırlamalıdır.
Dua, Allah’a emir vermek değil; Allah’ın kapısında beklemektir. Dua, talep etmekten önce teslim olmaktır. Kulun Rabbine karşı en güzel hali, ihtiyaçlarını arz ederken kalbinde derin bir saygı, dilinde edep ve ruhunda tevazu taşımasıdır. Çünkü hakiki dua, “Bana ver!” diye buyuran bir ses değil; “Rabbim, Sen dilersen verirsin; ben ise Sana muhtacım.” diye yalvaran bir kalptir. İşte kulluğun özü de burada saklıdır.

Yorum bırakın