Hilafet İstiyoruz!

Bugün İslam dünyasına baktığımızda aynı Allah’a iman eden, aynı Kuran’ı okuyan, aynı kıbleye yönelen ve aynı Peygamber’in ümmeti olduğunu söyleyen milyonlarca insanın onlarca ayrı devlet çatısı altında yaşadığını görüyoruz. Sınırlar, pasaportlar, farklı ekonomik sistemler ve birbirinden bağımsız siyasi iradeler Müslüman toplumları birbirinden ayırmaktadır. Oysa Kuran, “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın, bölünüp parçalanmayın.” buyurur. Kardeşlik yalnızca birbirine güzel söz söylemek değil, birbirinin derdiyle dertlenmek, nimetini paylaşmak, adaleti birlikte ayakta tutmak ve ortak sorumluluk üstlenmektir. Bu düşünceden hareketle şu soru sorulmalıdır: İnançta ümmet olduğunu söyleyen bir topluluk, siyasi ve ekonomik meselelerde neden bütünüyle birbirinden kopuk yaşamak zorunda olsun?

Burada savunulan düşünce, geçmişte kurulmuş herhangi bir devleti olduğu gibi bugüne taşımak değildir. Tarihin şartları değişmiştir. Bugünün dünyasında milyarlarca insan, dev ekonomiler, modern ordular, üniversiteler, yapay zeka, ileri teknolojiler, global ticaret ve son derece karmaşık devlet kurumları vardır. Dolayısıyla ihtiyaç duyulan şey geçmişi aynen taklit etmek değil; Kuran’ın adalet, kardeşlik, emanet, ehliyet ve şura ilkelerini çağın imkanlarıyla buluşturan yeni bir siyasi birlik tasavvurudur.

Kuran, ayrıntıları belirlenmiş modern anlamda bir “hilafet anayasası” ortaya koymaz. Belli suçlara belli cezalar ve kısas emreder. Siyasi hilafet, Hazreti Peygamber’in vefatından sonra Müslümanların karşılaştıkları yönetim ihtiyacı içerisinde tarihi bir kurum olarak şekillenmiştir. Bununla birlikte Kuran yönetimin ahlakına ilişkin son derece güçlü ilkeler ortaya koyar. Emanetin ehline verilmesi, insanlar arasında adaletle hükmedilmesi, işlerin istişareyle yürütülmesi ve müminlerin kardeşliği bunların başında gelir. Bu nedenle burada anlatılan Hilafet Sistemi, Kuran’da bütün ayrıntılarıyla tarif edilmiş değişmez bir devlet şeması olduğu iddiasıyla değil; Kuran merkezli bir birlik düşüncesinin çağımızdaki kurumsal tasavvuru olarak ele alınmaktadır.

Tasavvur ettiğim sistemde 52 Müslüman ülke gönüllü olarak ortak bir “İslam Devleti” çatısı altında birleşmektedir. Fakat bu birleşme ülkelerin ortadan kaldırılması anlamına gelmez. Türkiye yine Türkiye, Pakistan yine Pakistan, Endonezya yine Endonezya olacaktır. Tarihi isimler, şehirler, sınırlar, yerel idareler ve ülkelerin kendilerine özgü toplumsal yapıları yaşamaya devam edecektir. Değişen şey, bu devletlerin üzerinde onları ortak meselelerde birleştiren daha yüksek bir siyasi iradenin kurulmasıdır.

Bu yapının başında bir Halife, yanında ise diğer ülkelerin devlet başkanlarından oluşan 51 Halife Yardımcısı bulunacaktır. Böylelikle hiçbir ülke ortak sistemin dışında bırakılmayacak, her ülke yönetimin merkezinde temsil edilecektir. Ülkelerin kendi iç meseleleri kendi yönetimleri tarafından yürütülecek; bütün ümmeti ilgilendiren evrensel meselelerde ise merkezi Hilafet makamı devreye girecektir. Halife bir hanedanın sahibi veya devletin maliki değil, kendisine belirli bir süre için emanet edilmiş büyük bir sorumluluğun taşıyıcısı olacaktır.

Bu yapıda 52 ülkenin ortak anayasal referansı Kuran olacaktır. Bununla beraber modern devlet hayatının bütçe, teknoloji, ulaşım, sağlık, belediyecilik, ticaret, çevre, dijital sistemler ve benzeri binlerce teknik meselesinde ayrıntılı düzenlemelere ihtiyaç duyulacağı açıktır. Bunlar Kuran’ın adalet, emanet, ehliyet ve ortak iyilik ilkelerine aykırı olmamak şartıyla kanunlarla düzenlenecektir. Böylece anayasal temel ile günlük devlet yönetiminin teknik düzenlemeleri birbirinden ayrılmış olacaktır.

Sistemin ikinci temel kurumu Şuradır. Kuran’ın “İşleri aralarında danışma iledir” ilkesi ortak meselelerde istişarenin önemini ortaya koymaktadır. Tasarladığım Hilafet modelinde Şura 313 kişiden oluşacaktır. 313 sayısının seçilmesi rastgele değildir. İslam tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olan Bedir Savaşı’na katılan Müslümanların sayısı İslam tarihi kaynaklarında yaygın biçimde yaklaşık 313 kişi olarak aktarılır. Bedir zaman içerisinde sayısal üstünlükten ziyade iman, dayanışma, fedakarlık ve ortak iradenin sembollerinden biri haline gelmiştir. Bu nedenle 313 rakamı yeni sistemin Şurası için tarihi ve sembolik bir anlam taşımaktadır. Fakat burada önemli bir ayrım yapılmalıdır: Kuran, Şura’nın 313 kişiden oluşmasını emretmez. Dolayısıyla bu sayı dini bir hüküm değil, oluşturduğum modelin tarihi sembolizmden hareketle yaptığı kurumsal bir tercihtir. Bedir’in 313 kişisi nasıl İslam tarihinin başlangıcındaki güçlü bir ortak iradeyi hatırlatıyorsa, 313 kişilik Şura da bu sistemde ortak akıl ve sorumluluğu sembolize edecektir. Şura yalnızca yöneticilerin kararlarını onaylayan sembolik bir meclis olmayacaktır. Devletin büyük meselelerinin tartışıldığı, yöneticilerin hesap verdiği, ortak politikaların değerlendirildiği ve gerektiğinde yönetimdeki yanlışların sorgulandığı gerçek bir kurum olacaktır. Halife ve Halife Yardımcıları dahil hiç kimsenin kamu görevinden dolayı hesap sorulamaz bir konuma gelmemesi amaçlanacaktır. 52 ülke totalde 6 Şura üyesi atayacaktır. Şura Başkanı ile birlikte 313 Şura üyesi tamamlanmış olacaktır. Şura Başkanını Şura üyeleri seçecektir.

Halifelik babadan oğula geçmeyecek ve her 5 yılda bir Halife seçimi gerçekleşecektir. Saltanat değil, ehliyet ve seçim esas olacaktır. Görev süresi tamamlanan Halifenin ardından yeni Halife önceden belirlenmiş ve herkes tarafından bilinen bir sistemle seçilecektir. Bunun için 52 ülkenin devlet yönetimleri objektif verilere göre değerlendirilecek ve en başarılı 5 Halife adayı belirlenecektir. Nihai tercih ise 313 kişilik Şura tarafından yapılacak olan seçimle sonuçlanacaktır.

Adayların belirlenmesinde kişisel propaganda yerine ölçülebilir devlet başarısı esas alınacaktır. Bağımsız bir istatistik ve denetim kurumu ülkelerin performansını ekonomi, adalet, hukuk, eğitim, dini hayat ve cami cemaati katılımı, kültür-sanat ve spor gibi alanlarda değerlendirecektir. Tasarladığım örnek puanlamada ekonomi yüzde 25, adalet ve hukuk yüzde 25, dini hayat ve cemaat katılımı yüzde 20, eğitim yüzde 15, kültür ve sanat yüzde 10, spor yüzde 5 ağırlığa sahip olacaktır. Bu yüzdeler vahiy kaynaklı hükümler değildir; sistemimizin yönetim performansını ölçmek amacıyla geliştirdiği idari kriterlerdir. Amaç yalnızca güzel konuşan veya propaganda yapabilen kişinin değil, yönettiği toplumda ortaya koyduğu sonuçlarla kendisini ispatlayan devlet başkanlarının Halifeliğe aday olabilmesidir.

Buradaki “ibadet oranı” kavramı da doğru anlaşılmalıdır. İnsanların imanını bir devlet kurumu ölçemez; kalplerde olanı Allah bilir. Ölçülebilecek olan, beş vakit namazdaki cami cemaati katılımı gibi gözlenebilir toplumsal verilerdir. Sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı, cuma ve bayram namazlarındaki cemaat oranlarının yanında Kuran eğitimi, zekat organizasyonu, sosyal dayanışma ve benzeri göstergeler toplumdaki dini hayat hakkında daha geniş bir tablo sağlayacaktır. Böylelikle insanların imanını puanlamak yerine devlet yönetiminin dini ve toplumsal hayatın gelişmesine sağladığı ortam değerlendirilecektir.

Hilafetin önemli hedeflerinden biri kardeşliği ekonomik hayata taşımaktır. Kuran’ın “Müminler ancak kardeştirler” ilkesi yalnızca manevi bir hitap olarak bırakılmamalı, toplumsal dayanışmaya da yansımalıdır. Bir ülkenin zenginliği diğer Müslüman toplumların yoksulluğuna bütünüyle kayıtsız kalmamalıdır. Ancak kardeşlik, bir ülkenin servetinin keyfi biçimde başka ülkelere dağıtılması anlamına gelmemelidir. Ortak altyapı yatırımları, sanayi bölgeleri, üniversiteler, teknoloji merkezleri, enerji projeleri ve kalkınma fonları aracılığıyla ülkeler arasındaki ekonomik uçurumların azaltılması hedeflenmelidir. Kardeşlik fakirliği paylaşmak değil, fakirliği birlikte ortadan kaldırmak olmalıdır.

Aynı anlayış insanların dolaşımında da geçerli olacaktır. Ülkelerin sınırları coğrafi ve idari olarak kalacak, fakat “Hilafet Sistemi” vatandaşları arasındaki pasaport engelleri kaldırılacaktır. Bir ülkede doğan insan diğer ülkelerde eğitim görebilecek, çalışabilecek, yatırım yapabilecek ve yaşayabilecektir. Böylelikle 52 ayrı insan havuzu yerine devasa bir ortak bilim, emek, sermaye ve kültür havuzu meydana gelecektir.

Ekonomik birlik zaman içerisinde ortak pazarın ötesine taşınabilir. Ortak kalkınma fonu, yatırım bankası ve gerekli ekonomik şartlar oluştuğunda ortak para sistemi kurulabilir. Örneğin; tek geçerli para altın olabilir. Enerji üreten ülkelerle sanayi kapasitesi yüksek ülkeler; sermaye sahibi ülkelerle genç nüfusu ve üretim potansiyeli yüksek ülkeler birbirlerini tamamlayabilir. Sistemin hedefi bir ülkenin diğerini sömürmesi değil, her ülkenin sahip olduğu avantajı ortak refaha dönüştürmesidir.

Hilafetin diğer büyük ayağı ortak savunmadır. 52 ülkenin birbirinden kopuk savunma planları yerine müşterek bir savunma sistemi kurulacaktır. Hilafet sisteminde temel prensip, her ülkenin kendi nüfusunun % 1’i oranında insan gücünü ortak savunma sistemine tahsis etmesidir. Böylelikle savunma yükü yalnızca birkaç büyük ülkenin üzerine bırakılmayacak; her ülke nüfusu ölçüsünde ortak güvenliğe katkıda bulunacaktır.

Bunu senaryomuzda kullandığımız yaklaşık 2 milyarlık toplam nüfus varsayımı üzerinden hesapladığımızda ortaya çıkan teorik büyüklük şöyledir: 2.000.000.000 × %1 = 20.000.000 kişi. Yani 52 ülkenin toplam nüfusunun yaklaşık iki milyar olduğu kabul edilirse, sistem yaklaşık 20 milyon kişilik ortak savunma insan gücü havuzuna sahip olacaktır. Sistemin mantığı son derece basittir: 100 milyon nüfuslu bir ülke yaklaşık 1 milyon, 50 milyon nüfuslu bir ülke 500 bin, 10 milyon nüfuslu bir ülke ise 100 bin kişilik katkı sağlayacaktır. Böylelikle herkes aynı sayıda asker vermeyecek; her ülke nüfusu oranında ortak sorumluluk üstlenecektir.

Fakat 20 milyon insanın tamamını sürekli silah altında tutmak ekonomik ve lojistik açıdan gerekli değildir. Bu nedenle toplam kapasite aktif ve ihtiyat unsurlarına ayrılabilir. Yaklaşık 5 milyon kişilik profesyonel ortak kuvvet, bu 20 milyonluk insan kaynağının sürekli görev yapan bölümünü oluşturabilir. Geri kalan yaklaşık 15 milyon kişilik kapasite ise eğitimli ihtiyat gücü şeklinde düzenlenebilir. Bunlar dini hükümler veya bugünkü devletlere ilişkin tahminler değil, tasarladığım sistemin ölçeğini göstermek için kullanılan planlama varsayımlarıdır.

Bununla beraber çağımızda büyük ordu yalnızca çok sayıda askere sahip olmak demek değildir. 5 milyon eğitimli askerin arkasında onları destekleyebilecek ekonomi ve teknoloji bulunmadığında rakam tek başına fazla şey ifade etmez. Bu nedenle ortak savunma bütçesi; hava kuvvetleri, donanma, hava ve füze savunması, insansız sistemler, uydu teknolojileri, elektronik harp, siber güvenlik, istihbarat, haberleşme, lojistik ve bağımsız savunma sanayii ile birlikte düşünülmelidir. Bu anlayışta 20 milyonluk havuz insan kaynağını, yaklaşık 5 milyonluk profesyonel kuvvet sürekli müşterek kapasiteyi, yaklaşık 15 milyonluk ihtiyat sistemi stratejik derinliği, ortak savunma sanayii ise teknolojik bağımsızlığı temsil edecektir. Ordunun temel görevi; Hilafet Sistemi ve ona bağlı ülkelerin savunması olacaktır.

Fakat uzun vadede sistemin gerçek gücü ordusundan bile önce bilim ve eğitiminden gelecektir. 52 ülkenin başarılı üniversiteleri arasında ortak akademik ağ kurulmalı, öğrenciler ve bilim insanları birlik içerisinde serbestçe hareket edebilmelidir. Yapay zekadan ileri mühendisliğe, tıptan enerjiye, tarımdan savunma teknolojilerine kadar stratejik alanlarda ortak araştırma merkezleri kurulmalıdır. Çünkü çağımızda büyük devlet olmanın yolu yalnızca geniş topraklardan veya büyük ordulardan değil, bilgi üretme kabiliyetinden geçmektedir.

Sistemin yaşayabilmesinin vazgeçilmez şartlarından biri de adalettir. Kuran emanetlerin ehline verilmesini ve insanlar arasında hükmedildiğinde adaletle hükmedilmesini emreder. Bu nedenle Halife dahil hiçbir yönetici hesap vermekten muaf tutulmamalıdır. Liyakat, kamu malının korunması, yolsuzluğun önlenmesi ve yöneticilerin denetlenmesi Şura ile bağımsız yargı kurumlarının temel görevlerinden olmalıdır. Suçların ve cezaların uygulanmasında da keyfilik değil, açık hukuk, delil, savunma hakkı ve bağımsız yargılama bulunmalıdır. Çünkü adalet yalnızca suçluyu cezalandırmak değildir; masumun cezalandırılmasını engellemek de adaletin ayrılmaz parçasıdır.

Mezhep, cemaat, tarikat, vakıf ve derneklerin devlet üzerinde ayrı egemenlik merkezleri oluşturmasına izin verilmemesi düşüncesi de bu modelin önemli konularından biridir. Bununla birlikte farklı düşüncelere sahip olmak ile suç işlemek birbirinden ayrılmalıdır. Devlet, düşüncelerin değil hukuka aykırı fiillerin karşısında durmalı; suçların sınırları önceden açık biçimde belirlenmeli ve hukuk herkese aynı şekilde uygulanmalıdır.

İlk dört halifenin dönemleri bu sistem açısından önemli bir tarihi tecrübe kaynağıdır. Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali’nin göreve geliş yöntemlerinin dahi bütünüyle aynı olmaması bize önemli bir gerçeği göstermektedir: İslam’ın ilk dönemindeki yönetim tecrübesinin özü yalnızca biçimde değil; emanet, istişare, sorumluluk ve adalet anlayışında aranmalıdır. Bugün yapılması gereken 7. yüzyılın devlet bürokrasisini aynen kopyalamak değil, bu temel ahlaki ilkeleri 21. yüzyılın kurumlarıyla buluşturmaktır.

Böyle bir sistemin önündeki asıl mesele yalnızca petrol, para, nüfus veya asker değildir. 52 ülkenin kaynakları bir araya geldiğinde zaten büyük bir insan, enerji, sermaye ve üretim potansiyeli ortaya çıkacaktır. Asıl mesele adaleti kişilere değil kurumlara bağlayabilmek, yöneticiler değiştiğinde bozulmayacak bir düzen kurabilmek ve kardeşliği yalnızca kürsülerde söylenen güzel bir söz olmaktan çıkarıp ekonomik, hukuki ve toplumsal kurumlara dönüştürebilmektir. Çünkü Hilafet yalnızca bir insanın başına “Halife” unvanını koymak değildir. Eğer fakir aç kalıyorsa, liyakatsiz kişi makam sahibi oluyorsa, kamu malı yağmalanıyorsa, güçlü olan hukuktan kaçabiliyor ve zayıf olan hakkını alamıyorsa tabelada ne yazdığının fazla anlamı kalmaz. Bir yönetimin Kuran’a bağlılığının en güçlü göstergelerinden biri, adaletinin insanların hayatında görülebilmesidir.

“Hilafet İstiyoruz” derken tasavvur ettiğim modelin iddiası budur: 52 ayrı ülkeyi yok etmek değil, onları ortak bir iradede buluşturmak, milletlerin kimliğini silmek değil, aralarındaki duvarları azaltmak, serveti tek merkezde toplamak değil, imkanları kardeşlik hukukuyla paylaşmak, yalnızca büyük bir ordu kurmak değil, bilimde, eğitimde, ekonomide, kültürde ve teknolojide ortak bir medeniyet gücü meydana getirmektir.

Bu sistemde 52 ülke ortak çatıyı, bir Halife siyasi merkezi, 51 Halife yardımcısı ülkelerin temsilini, 313 kişilik Şura ortak aklı, 5 adaylı seçim sistemi liyakati, kardeşlik hukuku ekonomik dayanışmayı, pasaportsuz dolaşım toplumsal bütünleşmeyi ve yüzde birlik savunma katkısı ortak güvenliği temsil etmektedir. Fakat bütün bu kurumların üzerinde bulunması gereken temel düşünce bundan daha sadedir: İktidar mülk değil emanettir. Yönetmek üstünlük değil sorumluluktur. Kardeşlik söz değil yükümlülüktür. Adalet ise yalnızca bize yakın olana değil, herkese uygulandığında adalettir. İşte üzerinde düşünmeye çağırdığım “Hilafet Sistemi” budur.

Not: Ben bu makaleyi hazırlarken “Mekke İttifakı” duyuruldu. İnşallah bu güzel gelişme zamanla evrilerek “Hilafet Sistemine” dönüşür. İlk Halife ise Recep Tayyip Erdoğan olur. Amin ya Rabbel Alemin!

Yorum bırakın