Modern çağın en büyük yanılsamalarından biri, insana sürekli olarak “Sen her şeyin merkezisin” denilmesidir. Kişisel gelişim kitapları, reklamlar, sosyal medya ve hatta bazı psikolojik yaklaşımlar, insanın kulağına aynı cümleyi fısıldar: “Önce kendini düşün. En önemli kişi sensin.” İlk bakışta kulağa hoş gelen bu sözler, insanın nefsini okşar; fakat ruhunu doyurmaz. Çünkü insan, sadece kendisi için yaşayan bir varlık değildir. O, kendisinden daha büyük anlamlara muhtaç bir yolcudur.
Kuran, insanın kalbinin mutlaka bir şeye bağlanacağını haber verir. Mesele, insanın neyi merkeze aldığıdır. Nitekim Allah şöyle buyurur: “İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise çok daha güçlüdür.” (Bakara Suresi: 165. Ayet) İnsan, kendisini merkeze koydukça küçülür; hakikati merkeze koydukça büyür. Çünkü kalp yalnızca kendisini sevdiğinde daralır, kendisinden daha büyük bir sevgiye yöneldiğinde genişler.
Dikkat edilirse hayatın en büyük kahramanları, kendilerini en önemli kişi ilan edenler değil; kendilerinden vazgeçebilenlerdir. Bir anne gece boyunca uykusuz kalırken kendi rahatını düşünmez. Bir baba evladının geleceği için yıllarca yorulurken kendi konforunu merkeze koymaz. Bir asker vatan uğruna canını ortaya koyarken “Ben dünyanın en önemli insanıyım” demez. İnsanlığın hafızasında iz bırakan bütün büyük fedakarlıkların temelinde, kişinin kendisini aşması vardır. Çünkü insan büyüdükçe kendine kapanmaz; aksine kendinden çıkar.
Kuran’ın övgüyle anlattığı erdemli insanlar da böyledir: “Kendileri ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler.” (Haşr Suresi: 9. Ayet) İşte medeniyetleri kuran ruh budur. İnsanlığı ileri taşıyan şey, bencillik değil fedakarlıktır. Tarihin büyük sayfalarına isimlerini yazdıranlar, kendilerini sevenler değil; kendilerinden daha büyük bir davayı, bir milleti, bir hakikati sevebilenlerdir.
Kendisini evrenin merkezi gören insan, zamanla herkesten alacaklı olduğunu düşünmeye başlar. Sürekli anlaşılmak ister ama anlamaya yanaşmaz. Sürekli sevilmek ister ama sevmeyi ihmal eder. Sürekli takdir bekler ama başkalarının emeğini görmez. Böylece hayatı, bitmeyen bir hesaplaşmaya dönüşür. Ona göre sorun hep dışarıdadır; insanlar nankördür, dünya adaletsizdir, kader acımasızdır. Oysa bazen insanın mutsuzluğunun sebebi, dünyaya gereğinden fazla kendisi üzerinden bakmasıdır.
Edebiyatın büyük eserleri de bu hakikati anlatır. Roman kahramanlarının trajedileri çoğu zaman bencilliklerinden doğar; kurtuluşları ise kendilerinden daha büyük bir sevgiye yöneldiklerinde başlar. Çünkü sevgi, insanın sınırlarını genişletir. Kendisi için yaşayan insan daralır. Sevdiği için yaşayan insan genişler. Kendini merkeze koyan yalnızlaşır; bir davaya, bir ideale, bir insana gönül veren ise çoğalır. Ruhun matematiği, dünyanın matematiğine benzemez. Dünyada verdikçe azalırız; ruhta verdikçe çoğalırız.
Peygamber Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) bu hakikati bir cümlede özetlemiştir: “Sizden biriniz, kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.” Bu hadis, insanın olgunlaşmasının ölçüsünü ortaya koyar. Olgun insan, hayatın merkezine yalnızca kendisini yerleştiren değil; başkalarının mutluluğunu da kendi mutluluğunun bir parçası haline getirebilen insandır.
Felsefe de bize insanın ancak aşkın bir anlamla huzura ulaşabileceğini söyler. İnsan yalnızca biyolojik ihtiyaçlardan oluşan bir makine değildir. Karnı doyduğu halde mutsuz olabilir. Serveti arttığı halde boşluk hissedebilir. Şöhret kazandığı halde yalnızlıktan kaçamayabilir. Çünkü insanın açlığı ekmekle değil, anlamla ilgilidir. Ruh, kendisinden daha büyük bir şeye bağlanmak ister. Bir ülküye, bir sevgiye, bir hakikate tutunmak ister. Kendisinden başka hiçbir şeye inanmayan insanın içine yerleşen boşluk da buradan kaynaklanır.
Aslında mutluluk, insanın kendini unutabildiği anlarda ortaya çıkar. Bir çocuğun gülümsemesinde, bir dostun derdini paylaşırken, bir hastanın duasında, bir öğrencinin başarısında, bir milletin sevinç gözyaşlarında insan kendisini aşar ve gerçek huzurun kapısını aralar. Çünkü insanın ruhu aynaya bakarak değil, pencereden dışarı bakarak genişler.
Sonuç olarak, insanın huzuru kendisini dünyanın en önemli kişisi ilan etmesinde değil, kendisinden daha büyük bir hakikate bağlanmasındadır. Birini veya bir şeyi kendinden daha çok sevebilmek, ruhun olgunlaşmasının işaretidir. Nihai anlamda ise insanın kalbi, ancak Allah’a yöneldiğinde sükunet bulur. Kuran’ın ifadesiyle: “Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra’d Suresi: 28. Ayet) Kendini merkeze koyan insan yalnızlığın duvarları arasında dolaşır; hakikati, sevgiyi ve fedakarlığı merkeze koyan insan ise hem kendini hem hayatı yeniden keşfeder. Çünkü huzur, “Ben”in büyümesinde değil, “Ben”in hakikat karşısında yerini bilmesinde saklıdır. İnsan, kendinden daha büyük bir şeyi sevmedikçe olgunlaşamaz; Allah’ı her şeyden çok sevmedikçe de gerçek anlamda huzura ulaşamaz…

Bir Cevap Yazın