Kuran Hakkında…

Kuran denildiğinde Müslüman toplumların önemli bir kısmının zihninde neden hala hayatı dönüştüren ilahi bir mesajdan çok, ölümle, mezarlıkla, törensel okumalarla ilişkilendirilmiş bir “ritüel kitabı” imgesi beliriyor? Oysa Kuran, Allah’ın insanlıkla kurduğu son ve evrensel hitaptır. Yaşayan, yönlendiren, inşa eden bir kelamdır. Ne var ki tarihsel süreç içinde Kuran, anlaşılması ve hayatı düzenlemesi gereken bir rehber olmaktan giderek uzaklaştırılmış, sevabı sadece seslendirmeye indirgenen, içeriğiyle yüzleşilmeyen bir metne dönüştürülmüştür. Bugün Kuran’ın musiki yönünün, ahenkli kıraatinin, estetik okunuşunun öne çıkması; mesajının, iddiasının ve dönüştürücü gücünün geri planda kalmasının en somut göstergelerinden biridir.

Kuran kendisini açıkça “hidayet” olarak tanımlar: “Bu Kitap, onda asla şüphe yoktur; muttakiler için bir yol göstericidir” (Bakara Suresi: 2. Ayet) Yol göstermek, sadece cenazede okunmakla, hatim merasimleriyle ya da anlamı bilinmeden tekrar edilen lafızlarla gerçekleşmez. Yol göstermek, insanın zihnine, ahlakına, vicdanına ve toplumsal duruşuna müdahale etmeyi gerektirir. Kuran’ın ilk muhataplarını dönüştüren şey, onun güzel okunması değil; ciddiye alınması, anlaşılması ve yaşanmasıydı. Sahabe Kuran’ı bir defada tüketilecek bir metin olarak görmemiş, ayet ayet öğrenmiş, her ayeti hayata taşımadan bir sonrakine geçmemiştir.

Kuran’ın ölülere okunan bir kitap gibi algılanması, aslında yaşayan Müslümanları rahatsız etmemesi için geliştirilmiş kültürel bir konfor alanıdır. Çünkü Kuran hayata girdiği anda sorgular, hesap sorar, yerleşik çıkar ilişkilerini bozar. “Onlar Kuran’ı gereği gibi düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?” (Muhammed Suresi: 24. Ayet) ayeti, Kuran karşısında pasif kalmanın bir zihinsel ve kalbi kilitlenme olduğunu açıkça ortaya koyar. Kuran’ı anlamadan okumak, bu kilitleri açmaz; aksine onları daha da görünmez kılar.

İlahiyatçıların ve dini otorite kabul edilen kişilerin bu noktadaki sorumluluğu ise son derece büyüktür. Kuran’ın Allah’ın insanlarla son konuşması olduğunu bilenlerin, bu bilinci topluma taşımakta yeterince öncü olamaması, geleneğin konforuna sığınmakla ilgilidir. Kuran’ı anlamaya çağırmak; sorgulamayı, akletmeyi ve bireysel sorumluluğu öne çıkarmak demektir. Bu ise sorgulamayan, sadece itaat eden bir dindarlık anlayışını tehdit eder. Oysa Kuran defalarca “Akletmez misiniz?”, “Düşünmez misiniz?” diye sorar ve insanı edilgen bir kul olmaktan çıkarıp bilinçli bir özne haline getirmeyi amaçlar.

Kuran’ın temel iddiası, insanı kula kul olmaktan kurtarmaktır. “Allah’tan başkasını rabler edinmeyin” (Âl-i İmrân Suresi: 64. Ayet) çağrısı, sadece putlara değil; kutsallaştırılmış her türlü sahte otoriteye, mutlaklaştırılmış her beşeri güce yöneltilmiştir. Kuran insanı özgürleştirir; çünkü sadece Allah’a kul olan, başka hiçbir gücün önünde eğilmez. Bu özgürlük, mezarlık sessizliğinde değil; hayatın tam ortasında anlam kazanır.

Peygamber Efendimiz’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) “Kuran, senin lehine ya da aleyhine delildir” (Müslim, Tahâret, 1) hadisi, Kuran’la kurulan ilişkinin niteliğini net biçimde ortaya koyar. Kuran’ı sadece okumak değil; onunla yüzleşmek, onunla inşa olmak gerekir. Aksi halde Kuran, raflarda duran ama hayata karışmayan bir metin olarak insanın aleyhine şahitlik eder.

Kuran, ölüleri uğurlamak için değil, dirileri uyandırmak için indirilmiştir. Dini müsamerelerde, toplantılarda ve her türlü ortamda Kuran’ı sadece güzel okumakla kalmayalım; anlamını da paylaşalım, mesajını da konuşalım. Çünkü Kuran okunmak için indiği kadar, anlaşılmak ve yaşanmak için de var olmuştur. O, bir defa okunup kenara bırakılacak bir kitap değil; ömür boyu insanı inşa eden, ahlakını şekillendiren, bakış açısını dönüştüren bir hayat rehberidir. Kuran, Allah’ın “bak” dediği yerden bakmayı öğretir. Adaleti, merhameti, sorumluluğu ve özgürlüğü birlikte inşa eder. Onu mezarlıklardan çıkarıp hayatın merkezine koymadıkça, Kuran’ın gerçek anlamda bizi diriltmesini beklemek mümkün değildir.

Yorum bırakın