İnsanın varoluşu, tarih boyunca üzerinde en çok düşünülen ve en çok tartışılan meselelerden biridir. “İnsan niçin vardır?”, “Hayatın bir anlamı var mıdır?”, “İyilik ve kötülük neye göre belirlenir?” “Neden iyi olmalıyım?” gibi sorular, her çağda insan zihnini meşgul etmiştir. Bu sorulara cevap vermek iddiasıyla tarih boyunca sayısız akım ortaya çıkmış, birçok düşünür insanın varlığını farklı açılardan açıklamaya çalışmıştır. Elbette bu akımların ve isimlerin tamamını ele almak mümkün değildir. Ancak insanın varoluşuna dair en çok etkide bulunmuş ve günümüzde hala etkisini sürdüren bazı akımlar ve isimler özellikle dikkat çekmektedir.
Modern çağ, insana hiç olmadığı kadar imkan sunarken aynı zamanda onu hiç olmadığı kadar yalnız, kararsız ve anlamdan yoksun bırakmıştır. Teknolojik ilerleme hızlanmış, bilgiye erişim kolaylaşmış; fakat “Niçin yaşıyorum?”, “Hayatın bir anlamı var mı?”, “İyilik neden yapılmalı?” gibi temel sorular, geçmişe kıyasla daha az cevap bulur hale gelmiştir. Bu anlam boşluğu içinde insan, özellikle de gençler, kendilerine hazır ve kolay cevaplar sunduğunu iddia eden düşünce akımlarına yönelmektedir. Varoluşu sadece bireyin omuzlarına yükleyen yaklaşımlar, hesap ve sorumluluğu erteleyen inanç biçimleri ya da insanı yalnızca maddeden ibaret gören anlayışlar, bu arayışın doğal bir sonucu olarak öne çıkmaktadır. Bu çerçevede, insanın varoluşunu açıklama iddiasıyla ortaya çıkan ve günümüzde en çok referans verilen bazı akım ve isimleri şu şekilde sıralamak mümkündür:
Varoluşçuluk (Existentialism) Akımı
- Jean-Paul Sartre
- Albert Camus
- Soren Kierkegaard
- Martin Heidegger
- Simone de Beauvoir (Sartre’ın Karısı)
Hiçlik / (Nihilizm) Akımı
- Friedrich Nietzsche
- Emil Cioran
- Arthur Schopenhauer
Reenkarnasyon / (Ruh Göçü İnancı) Akımı
- Helena Blavatsky
- Annie Besant
- Paramahansa Yogananda
- Sri Aurobindo
Determinizm / (Ateizm ve Materyalizm) Akımı
- Sam Harris
- Karl Marx
- Richard Dawkins
Agnostisizm / (Şüphecilik) Akımı
- Thomas Henry Huxley
- Bertrand Russell
- David Hume
- Immanuel Kant
- Leslie Stephen
Günümüzde bazı düşünceler, insanın niçin yaşadığı sorusuna farklı cevaplar vermeye çalışır. Varoluşçuluk, insanın dünyaya amaçsız geldiğini ve anlamı kendisinin üretmesi gerektiğini savunur. İlk bakışta özgürlükçü görünen bu yaklaşım, anlamı tamamen bireysel tercihlere bırakarak evrensel bir doğru/yanlış ölçüsü sunamaz. Agnostisizm, insanın yaratıcıya ve hayata dair kesin bilgiye ulaşamayacağını ileri sürerek soruları sürekli askıda bırakır; fakat bu tutum, insanı düşünsel olarak beslemek yerine belirsizlik içinde yorar. Hiçlik anlayışı, ölümle birlikte her şeyin sona ereceğini savunur; bu düşünce adalet, hesap ve ahlaki sorumluluk fikrini temelsiz bırakır. Reenkarnasyon inancı ise insanın defalarca dünyaya gelerek arınacağını iddia eder; ancak bu anlayış, bireysel sorumluluğu erteleyen ve hataları ciddiyetsizleştiren bir kaçış kapısına dönüşür. Bunlara ek olarak, sadece maddeyi merkeze alan yaklaşımlar, insanı ruhsuz bir biyolojik varlık olarak ele alır ve sevgi, vicdan, empati, fedakarlık, ahlak, adalet, şeref, namus gibi değerleri açıklamakta yetersiz kalır. Ateizm ve Materyalizm, evrende var olan her şeyin maddeden ibaret olduğunu savunur. Ruh, irade ve metafizik gerçeklik bu anlayışta ya yok sayılır ya da yanılsama olarak görülür. Bu yaklaşım, insanı sadece biyolojik ve kimyasal süreçlerden ibaret bir varlığa indirger. Bu noktada determinizm devreye girer ve her şeyin zorunlu neden/sonuç zincirleriyle gerçekleştiğini iddia eder. Eğer insan yalnızca maddeden ibaretse ve madde sabit yasalarla hareket ediyorsa, özgür iradenin gerçekliği ciddi biçimde sorgulanır. Böyle bir dünyada ahlak, sorumluluk ve tercih kavramları anlamını kaybeder. İnsan, yaptığı kötülüklerden bile tam anlamıyla sorumlu tutulamaz hale gelir.
Bir akıma özellikle değinmek istediğim için yukarıda bu kavramı hiç kullanmadım. Çünkü çağımızın vebası niteliğinde gördüğüm bu ideolojik sapkınlık, son yıllarda gençler arasında yaygınlaşan, adeta bir moda akım halini almış olan Deizm konusu. Allah’ın (Yaratıcının) varlığını kabul edip vahyi, dini ve ilahi müdahaleyi reddeden bir anlayış olarak öne çıkar. Deizm, ilk bakışta ateizme göre daha “makul” ve daha “yumuşak” görünür. Çünkü Allah’ı (Yaratıcıyı) tamamen inkar etmez; fakat bu kabul, pratikte Allah’ı (Yaratıcıyı) hayatın dışına iten bir kabule dönüşür. Deist Tanrı, evreni yaratmış ama insanla ilgilenmeyen, ibadet ile bağ kurulmayan, adalet dağıtmayan bir İlahtır. Bu anlayış, “hesap”, “sorumluluk” ve “ahlaki bağlayıcılık” gibi kavramları anlamsızlaştırır. Böylece insan, Allah’a (Yaratıcıya) inanıyor gibi yaparken aslında O’na karşı yükümlülük hissetmediği bir konfor alanı oluşturur. Deizm, sorulara cevap vermekten çok, insanı hesaptan uzak tutan bir ara durak haline gelir. Bu yönüyle bir çözüm değil, modern bir kaçış ve inkar biçimidir.
İnsanların yukarıda saydığım akımlara yönelmesinin temelinde çoğu zaman inkar değil, anlam arayışı vardır. Modern dünyada insanlar; “neden yaşıyorum?”, “acı neden var?”, “adalet neden eşit değil?” “zulüm varsa cezası neden yok?” gibi sorulara tatmin edici cevaplar bulmakta zorlanmaktadır. Din, onlara çoğu zaman yaşanmış bir örneklikten ziyade sadece kurallar bütünü olarak sunulduğunda, bağ kurmak güçleşir. Sosyal medyada öne çıkan “özgürlük”, “kendin ol”, “kimseye hesap verme” söylemleri bu akımları cazip kılar. Agnostisizm belirsizlikle rahatlatır, ateizm en gelişmiş hayvanız düşüncesini kodlayarak bütün ahlaki zeminden kaçar, deizm sorumluluğu azaltır, hiçlik hesap korkusunu ortadan kaldırır. Ancak bu yaklaşımlar kısa vadede ferahlatıcı görünse de uzun vadede insanı daha derin bir boşluğa sürükler. Modern akımlar, insanın varoluş sancısını dindirmeyi vaat eder; fakat çoğu zaman bu sancıyı geçici olarak bastırır, pansuman eder. Oysa ki yara çok derindir ve pansumanla iyileşmez…
İşte burada devreye İslam girer. İslam, insanı ne başıboş bırakır ne de umutsuzluğa mahkum eder. İnsanı, anlamı hazır bir evrene davet eder fakat bu anlamı yaşamak için bilinçli bir çaba ister. Gerçek huzur, sorumluluktan kaçmakta değil, hakikatle yüzleşmekte saklıdır. İslam, insana net bir çerçeve sunar. İnsan amaçsız değildir, başıboş bırakılmamıştır ve yaptığı hiçbir şey karşılıksız kalmayacaktır. Hayat, anlamı sonradan uydurulan bir oyun değil, baştan anlamlı kılınmış bir imtihandır. İnsanı hem beden hem ruh sahibi, hem bilen hem seçen bir varlık olarak konumlandırır. Kader anlayışı, “kadercilik” kavramı ile karıştırılmaz. Allah’ın bilmesi, insanın seçmesini ortadan kaldırmaz. İslam, bu soruya hem fıtratla uyumlu hem de insanın hayatına yön veren açık bir anlam çerçevesi sunar. Kuran’ın insan tasavvuru; amaçsız bir gelişin değil, bilinçli biçimde belirlenmiş bir görevin, bir imtihanın ve bir kulluk yolculuğunun var olduğunu bildirir. İnsan rastlantısal olmayan bir biçimde varolmuştur.
Diğer akımları yok sayarak sadece çağımızın vebası Deizm’e gelmek istiyorum. Allah’a (Yaratıcıya) ulaştım ama Allah’ın (ikide bir Yaratıcı yazmayacağım bir daha) insanla konuşup konuşmadığını nasıl anlayacağım? Çünkü Allah’ı kabul eden akıl burada duramaz. Peşinden mutlaka bu soru gelir. Cevap ise adım adım gelir.
Birinci adım: Eğer kainatın (Evrenin) bir yaratıcısı varsa, bu yaratıcı bilinçliyse, bu yaratıcı insanı bilinçli bir varlık olarak yaratmışsa, şu soru kaçınılmazdır: Bu Yaratıcı, insanı neden başıboş bıraksın? Yani: akıl verdi, ahlak duygusu verdi, iyilik/kötülük ayrımı hissi verdi ama “Ne yapacağını sen uydur” mu diyecek? Bu mantıksal bir kopuştur. Allah varsa rehberlik ihtiyacı zorunludur. Bu, iman değil! aklın gereğidir.
Şimdi ikinci adım: Eğer Allah insanı yönlendirecekse bu rehberlik kişisel ilhamlara bırakılamaz. “Herkes kafasına göre Allah’ı hissetsin” denemez. Çünkü bu durumda 8 milyar Allah ortaya çıkar. Birinin Allah’ı, öldüreceksin der, öbürünün Allah’ı insan yiyebilirsin der, berikinin Allah’ı çalmalısın der, diğerinin Allah’ı kızların olgunluk yaşı yoktur, tuttuğunuzu becerin, kanlarını için, içtikçe güzelleşirsiniz! der. (Epstein, serbest çağrışımlar..) Kısaca ahlak, erdem, ahenk, uyum, hak/batıl ayrımı anlamsızlaşır. O halde rehberlik: herkes için ulaşılabilir, açık, korunabilir, nesiller arası aktarılabilir olmalıdır. Bu da bizi “Vahiy” kavramına götürür.
Üçüncü adım: Burada kritik bir yanlış var: “Vahiy akla aykırıdır.” Hayır. Vahiy, ilham demek değildir. Vahiy aklı iptal etmez, aklın ulaşamadığı alanı tamamlar. Tıpkı gözün mikroskopa/teleskopa duyduğu ihtiyaç gibi düşünülmeli ya da kulağın işitme cihazına ihtiyaç duyması gibi. Vahiy nedir? Vahiy: kaynağı doğrudan Allah’tır, melekler aracılığı ile Peygamberlere gelir, bağlayıcıdır, evrenseldir, İnanç, ahlak ve hayat düzeni koyar. Yani: “Bu böyledir, böyle yaşanacaktır.” “bana göre” olamaz, tartışılamaz, kişisel değildir, Akıl şunu der: “Yaratıcı varsa, yol göstermesi tutarlıdır.” Vahiy bu tutarlılığın mantıksal sonucudur. O zaman “ilham” nedir? İlham: kişisel bir fark ediştir. Sezgi, içgörü, zihinsel açılım şeklinde gelir. Herkese olabilir. Bağlayıcı değildir. “Ben böyle hissediyorum/düşünüyorum.” İlhamın doğruluğu garanti değildir, başkasını bağlamaz, hata ve çelişki barındırabilir.
Şimdi dördüncü ve kritik aşamaya gelmiş bulunuyoruz. “Tamam, vahiy olmalı.
Ama hangisi?” Burada duyguyla değil, eleme yöntemiyle ilerlenir. Bir ilahi metin: İlah tasavvurunda ve kurallar bütününde çelişki barındırmamalı, akla açıkça ters düşmemeli, insan doğasını gerçekçi anlatmalı, ahlak ve erdem üretmeli, tarihsel olarak korunabilir olmalı, “Ben Yaratıcı Sözüyüm” iddiasını net koymalı ve insan aklı ile üretilemeyecek bir içeriği olmalı. Bu kriterleri koyduğunda, adaylar çok hızlı azalır.
Beşinci adım: Kuran bu elemeden neden geçer? Allah tasavvuru; tek, benzersiz, doğmamış–doğurmamış, zamandan ve mekandan bağımsız, felsefi olarak en sade ve en tutarlı İlah tanımı, insanın yaratılış tasavvurundaki eşsizlik, insanı melekleştirmez, şeytanlaştırmaz, insanı zaaflı, iradeli, sorumlu bir varlık olarak anlatır. Bu, psikolojik olarak gerçekçidir. Adalet mantığı, ahlak keyfi değildir, güçlünün lehine değildir, ezilenden yanadır, zamana göre eğilip bükülmez. İyilik, işine geldiği için değil, doğru olduğu için yapılır, yetimin ve yoksulun zenginin malında hakkı olduğunu ortaya koyar ve hakları ihlal edilen gruplar için adalet tesis edilmesini kısas emri ile vurgular. Bu, evrensel ahlakın tek tutarlı zeminidir. Kuran: açıkça “Allah’ın kelamıyım” der, bu iddiayı örtmez, geri adım atmaz ve şunu söyler: “Eğer şüphen varsa, bir benzerini getir.” Bu, özgüveni yüksek bir metindir. Blöf yapan metin böyle konuşmaz, konuşamaz! Korunmuşluk meselesi vardır; yazılı, ezberli, kolektif aktarımda bu tarihsel olarak eşsiz bir korunma biçimidir. Bu da “Allah insanla konuştuysa, sözünü korur” beklentisiyle uyumludur.
Altıncı ve sonuncu adım mantık zinciri: Şimdi hepsini tek çizgiye koyalım. Allah varsa başıboşluk mantıksızdır. Rehberlik varsa vahiy gerekir. Vahiy varsa tutarlı, korunmuş ve evrensel olmalıdır. Bu kriterleri en net karşılayan metin Kuran’ı Kerim’dir.
İlahi kitaplar olarak bilinen diğer üç kitaptan Zebur ve Tevrat, Kuran’ın bildirdiği üzere; Yahudi hahamlar eli ile yazılmıştır ve bu sonuç kitaplar dikkatle okunduğunda doğal olarak ortaya çıkmaktadır. İncil, Hazreti İsa tarafından yazılmış tek bir kitap değildir. Farklı yazarların kaleme aldığı metinlerin bir derlemesidir. Hristiyanlıkta “İncil” denince genellikle Yeni Ahit kastedilir. Yeni Ahit’in merkezinde dört İncil (Gospel) vardır. Bilinen yazarları havari olarak kabul edilen Matta, Markos, Luka ve Yuhanna’dır. Aksini iddia edenler ya cehaletin pençesindeki kandırılmış masumlar ya da bile isteye Kuran’ı reddeden müşriklerdir.
Allah’ı kabul etmek insanı Peygamber’e, Peygamber’i ciddiye almak Kuran’a, Kuran’ı dikkate almak ise vahyin melekler aracılığıyla iletildiği gerçeğine götürür. Bu gerçekler ışığında Allah’ın bizden istedikleri, yani insanın yaratılış gayesi, Allah’ı tanımak, O’na yönelmek ve hayatını bu bilinçle yaşamaktır. İbadet, hayatın tamamını kuşatan bir kulluk halidir. Yüce Rabbimiz şöyle buyurur: “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat Suresi: 56. Ayet)
İnsan yeryüzünü imar etmek, adaleti tesis etmek ve emanete riayet etmekle yükümlüdür. Yüce Mevla şöyle buyurur; “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara Suresi: 30. Ayet) Halife, insanın yeryüzünde Allah’ın yerine geçen bir varlık olması değil; aksine, kendisine emanet edilen dünyayı adalet, ölçü ve sorumluluk bilinciyle korumakla yükümlü her bir kişidir. Bu kavram, insana sınırsız bir yetki değil, ağır bir hesap sorumluluğu yükler. İnsan, halife olarak doğayı ve hayvanatı tahrip etmemek, insanlara zulmetmemek ve kendisine verilen akıl ile iradeyi keyfi değil, dengeli ve ahlaki biçimde kullanmak zorundadır. Bu yönüyle halifelik bir üstünlük iddiası değil; emaneti koruma ve doğru olanı gözetme görevidir.
Mülkün asıl sahibi, Rahman ve Rahim olan Allah, Mülk Suresi: 2. Ayette şöyle buyurur: “Hanginizin daha güzel amel yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı.” Bu ayette insanın dünyadaki varlığının nicelikle değil nitelikle değerlendirildiğini ortaya koyar. Hayatın uzunluğu ya da yapılan işlerin çokluğu değil; bilinçle, sorumlulukla ve ahlaki hassasiyetle yapılan tercihler esas alınır. Ölümün hayatla birlikte anılması, insanın başıboş olmadığını ve yaptığı her seçimin anlamlı bir karşılığı olduğunu hatırlatır. Bu ayet, insanın yeryüzünde halife olarak taşıdığı sorumluluğu imtihan bilinciyle temellendirir: İnsan, sahip olduğu imkanları nasıl kullandığıyla, güç eline geçtiğinde neyi tercih ettiğiyle ve zor zamanda sıkıntılara karşı nasıl bir duruş sergilediğiyle sınanmaktadır. Böylece hayat, rastgele yaşanan bir süreç değil; insanın değerini ortaya çıkaran bilinçli bir sınav alanı haline gelir.
Kısaca Dünya, tercihlerin anlam kazandığı bir sınav alanıdır. İnsan akıl, irade ve ahlakla donatılmıştır. Yeter ki en büyük düşmanımız olan şeytanların düşünce akımları, felsefi yaklaşımlar, düşünsel yönelimler, entelektüel akımlar ,kuramsal yaklaşımlar gibi süsleyip püslediği sapkın ideolojilere ve bu kavramların öncüsü olduğu söylenen “şeytanlaşmış” isimlerin hilelerine, hezeyanlarına kurban gitmeyelim. Gerisi BASİT! Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) altı kelime ile hayattaki görevimizi özetlemiştir. Şöyle buyurur Nur kokulum; “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” İslam’da insanın yeryüzündeki fonksiyonu, “Mutlak Varlığın” “Yaratıcı”nın emrettiği şekilde ahlaki olgunluğa ulaşmaktır…
Hakikati arayan her zihin için berraklık, bu yolculuğu ciddiye alan her kalp için huzur diliyor; sonsuz olan ahiret hayatında Cennet ehli olarak buluşmayı ümit ediyorum… Unutmayın! “Allah dilediğini hidayete erdirir.”

Yorum bırakın