Beyin Değil, Kalp Düşünür!

Modern biyoloji düşünme merkezinin beyinde olduğunu ortaya koysa da Kuran, insanın doğruyu yanlıştan ayırma, hakikati kavrama ve hidayeti kabul etme yetisinin merkezini “kalp” olarak tanımlar. Buradaki “kalp”, sadece kan pompalayan bir et parçası değil; insanın bilinç, niyet, irade ve manevi idrak merkezidir. Kuran’a göre asıl körlük gözde değil, kalpte oluşur; asıl sağırlık kulakta değil, kalbin hakikate kapanmasıdır.

Kuran birçok ayette “akletme” ve “anlama” fiillerinin kalple ilişkili olduğunu belirtir: “Onların kalpleri vardır, fakat onunla anlamazlar; gözleri vardır, fakat onunla görmezler; kulakları vardır, fakat onunla işitmezler.” (A’râf Suresi: 179. Ayet) Bu ayet, insanın zihinsel ve ruhsal kabiliyetlerinin merkezinin “kalp” olduğunu; hakikati kavrayamamanın sebebinin beyin yetersizliği değil, kalbin mühürlenmesi olduğunu bildirir.

Kuran, fiziksel körlüğü değil, hakikate karşı duyarsızlığı esas körlük olarak tanımlar: “Gözler kör olmaz, fakat göğüslerdeki kalpler kör olur.” (Hac Suresi: 46. Ayet) Bu ayet açıkça şunu söyler: Hakikati görmek gözle değil, kalbin basiretiyledir. Kalbi kararan kişi, gözleri görse bile hakikati kavrayamaz. Kalp hakikate kapanınca akıl da fonksiyonunu yitirir: “Onlar Kuran üzerinde düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?” (Muhammed Suresi: 24. Ayet) Burada düşünmemenin sebebi “beynin zayıflığı” değil, “kalbin kilitlenmesi”dir. Yani kalp kapalıysa zihin çalışsa da kişi hakikate ulaşamaz.

Kuran’a göre hidayet kalbin nurlanmasıyla, dalalet ise kalbin kararmasıyla gerçekleşir. “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir.” (Bakara Suresi: 7. Ayet) Buradaki mühür, fiziksel bir kapanma değil; hakikate karşı duyuş ve kavrayışın kapanmasıdır. Kuran kalpte manevi hastalıkların oluştuğunu belirtir: “Kalplerinde hastalık vardır; Allah da hastalıklarını artırmıştır.” (Bakara Suresi: 10. Ayet) Hastalık; kibir, riya, nefis tutkusu, dünya sevgisi gibi hakikati gölgeleyen ruhsal engellerdir. İman, dille ikrar ve kalp ile tasdik olarak tarif edilir. “Gerçek şu ki, Allah imanlarını kalplerine yazmıştır.” (Mücadele Suresi: 22.Ayet) İmanın yeri beyinde değil, kalptedir; düşünme, değerlendirme ve kabul burada gerçekleşir. Peygamber Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Takva buradadır.” (Kalbini işaret ederek) Takva, bilginin değil kalbin temizliğinin sonucudur.

Kuran’ın “kalp düşünür” demesi biyolojiye aykırı değildir; çünkü Kuran’daki “kalp”: Ruh, Vicdan, Manevi idrak, İradenin yönü, Ahlaki duyarlılık, Hidayete açıklık gibi insanın manevi idrak merkezini temsil eder. Beyin bilgi üretir; kalp o bilgiyi anlamlandırır, yönlendirir ve ahlaki bir hükme dönüştürür.

Bugün psikoloji ve nörobilim de duyguların, sezgilerin ve kararların yalnızca rasyonel süreçlerle değil; insanın içsel değer dünyasıyla birlikte oluştuğunu açıkça ortaya koymaktadır. Yani Kuran’ın “kalp düşünür” mesajı, insanın bütünsel bir varlık olduğunu bildiren mucizevi bir ifadedir. Kuran’a göre hakikati kavrayan, iman eden, şükreden, korkan, anlayan ve hidayeti kabul eden asıl merkez kalptir. Beyin düşüncenin aracıdır; fakat düşüncenin yönü ve anlam kazanması kalbin açıklığıyla belirlenir.

Konuyla ilgili olarak yaptığım araştırmalarda “Vikipedi Ansiklopedisi”nde şu ifadeleri buldum; “Bilimsel nörokardiyovasküler araştırmalar çerçevesinde yapılan tanım: “Kalbin kendi karmaşık sinir ağı (intrinsic cardiac nervous system) bulunmaktadır ve bu ağ, kalp ritmini düzenlemenin ötesinde, kendi başına yerel sinyalleri algılayan, düzenleyen ve beyinle dinamik etkileşime giren bir sinir ağı olarak görev yapar; bu nedenle kalp, yalnızca beyinden gelen emirleri takip eden pasif bir organ değil, kendi ‘küçük beyni’ ile fonksiyon gösteren aktif bir düşünsel yapıdır. Kalbin içinde binlerce nöron ve gangliyon barındıran bir ağ olduğunu ve bu yapının sadece ritim kontrolü değil, beyin ile çift yönlü iletişim içinde olduğunu ifade etmektedir. Bu tür ifadeler bilim dünyasında “heart brain” yani kalbin kendi beyin sistemi olarak kabul edilen yapıya dayanır.”

Dolayısıyla Kuran ve Bilim ışığında hakikati görmek için göz değil, kalp gereklidir. Doğruyu duymak için kulak değil, kalbin açıklığı gerekir. Ve gerçek anlamda düşünen, idrak eden “kalp”tir…

Yorum bırakın