Son yıllarda moda bir akım türedi. Sosyal medyada, bazı sohbetlerde ve videolarda aynı cümleler dönüp duruyor: “Bu düzen tağut”, “Oy veren müşrik”, “Devlette çalışan mürted”, “Bunlar gerçek Müslüman değil”. Bir bakıyorsunuz, milyonlarca Müslüman silinmiş, geriye “hakikati bilen” küçük bir grup kalmış. Bu dilin adı var: tekfircilik.
Tekfircilik, bir Müslümana “sen dinden çıktın” deme zalimliğidir. Mezhebi değişebilir ama mantık aynıdır. Bugün bu zihniyet; Selefilikte, Vahhabilikte, Harici gelenekte ve Şii yorumlarda karşımıza çıkıyor. Kuran ise bu işin başını daha en baştan keser: “Size selam verene ‘sen mümin değilsin’ demeyin.” (Nisa 94) Yani iman, sokakta ölçülen bir şey değildir. Kalplerin hükmü Allah’a aittir.
Tekfirci söylemin en çok kullandığı ayetlerden biri Maide 44’tür: “Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse kafirlerdir.” Bu ayet son yıllarda neredeyse bir “tekfir silahı”na dönüştü: Cümle tek başına okununca sert. Ama Kuran tek cümlelik bir kitap değildir. Bir ayeti anlamak için üç şeye bakmak gerekir: bağlam, bütünlük ve kullanılan kavramın Kuran’daki anlamı. Bu üçü yoksa, ayet konuşmaz; konuşturulur.
Maide 44, Yahudilerle ilgili bir pasajın içindedir. Öncesinde ve sonrasında Tevrat’tan, Yahudi alimlerden ve onların tutumundan bahsedilir. Ayet açıkça şunu anlatır: Allah’ın indirdiği hükmü bilen, onu bilerek gizleyen, menfaat uğruna değiştiren din adamları… Yani mesele: Devlet modeli tartışması değil, Modern hukuk meselesi değil, Müslüman toplumların tamamı hiç değil. Bu ayet, bilinçli tahrif ve inkar durumunu anlatır. İşte çoğu kişinin atladığı nokta burada. Aynı pasajda Allah aynı fiil için üç farklı tanım yapar: “Kafirlerdir” (Maide 44) “Zalimlerdir” (Maide 45) “Fasıklardır” (Maide 47)
Şimdi durup düşünelim: Eğer “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmemek” otomatik olarak dinden çıkmak olsaydı, Allah neden aynı fiil için üç farklı ahlaki–itikadi tanım kullansın? Demek ki burada: Tek tip bir küfür yok. Her durum iman kaybı değil. Niyet ve tavır belirleyici. Kuran kendi içinde zaten bunu ayırıyor. Kuran’da “küfür” her zaman dinden çıkmak anlamına gelmez. Kuran’da “küfür” kelimesi çok anlamlıdır. Bazen iman inkarıdır, bazen nankörlük, bazen büyük haksızlık. Mesela: “İnsan Rabbine karşı çok nankördür.” (Âdiyât 6) Burada bütün insanlar veya nankörlerin tamamı mı dinden çıkıyor? Hayır. Demek ki Maide 44’teki “küfür” de her durumda itikadi kopuş anlamına gelmez.
Bu ayırım, Kuran’ın kendi yaptığı bir ayırımdır. Eğer bu ayeti şöyle anlarsak:
“Allah’ın indirdiğiyle yönetilmeyen her sistemde yaşayan herkes kafirdir” o zaman Kuran’la ciddi bir çelişki çıkar. Çünkü Kuran: Hazreti Yusuf’un gayrimüslim bir devlette görev almasını anlatır. Müslümanların farklı toplumlarda adaletle yaşamalarını yasaklamaz. İnsanları topluca tekfir etmeyi açıkça engeller. Ve en önemlisi: “Allah kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez.” (Bakara 286)
İnsanların kontrolünde olmayan bir sistem yüzünden imanlarının iptal edilmesi, Kuran’ın ruhuna aykırıdır. Bu ayetle yapılan en büyük hata şudur: Onu uyarı olmaktan çıkarıp silaha dönüştürmek. Kuran uyarır, düzeltir, ıslah eder. Tekfirci okuma ise: Ayeti koparır, genelleştirir ve insanları dışlar. Oysa Kuran’ın yöntemi nettir: “Sen onların üzerinde zorba değilsin.” (Kaf 45)
Bu ayet şunları söylüyor: “Allah’ın hükmünü bilerek inkar etmek ağır bir suçtur. Dini menfaat için tahrif etmek büyük bir ihanettir. Ama şunu söylemiyor: Her eksik uygulama küfürdür. Her farklı hukuk sistemi şirk demektir. Bu dünyada yaşayan Müslümanlar topluca dinden çıkmıştır. Kuran bir tekfir kitabı değil, bir hidayet kitabıdır. Ve Kuran’ın dili tehditten çok davettir: “Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı.” (Maide 48) Bu ayeti Kuran bütünlüğüyle okuduğumuzda, tekfir değil sorumluluk, dışlama değil adalet görürüz. İşte fark burada.
“Hüküm yalnız Allah’ındır” ayeti ilk kez bugün kullanılmadı. Tarihte bunu Hariciler söyledi. Aynı Hariciler, Hazret Ali’yi bile tekfir etti. Şii zihniyette aynı kafayla Hazreti Ebubekir, Ömer ve Osman’ı tekfir etmişlerdir. Bugün slogan aynı, ambalaj farklı. Bu mantıktan beslenen örgütlere bakmak yeterli: DAEŞ, El-Kaide, Boko Haram. Hepsinin ortak noktası şu: Önce tekfir, sonra şiddet. İnsanları dinden çıkar, ardından kanlarını ve mallarını “helal” say.
Kuran, Hazreti Yusuf’u anlatırken ilginç bir sahne sunar: “Beni ülkenin hazinelerine sorumlu kıl.” (Yusuf 55) Hazreti Yusuf, Müslüman olmayan bir kralın yönettiği bir devlette görev alır. Ne düzen “İslami”dir ne yönetici Müslümandır. Ama Kuran bunu eleştirmez; aksine hikmet ve adalet örneği olarak sunar. Eğer “laik düzende görev almak küfür” olsaydı, bu ayetin Kuran’da yeri olmazdı. İşte tekfirci mantık burada duvara çarpar.
Asıl tehlike şurada: Tekfirci akıl, şirke karşı olduğunu söyler ama Allah’a ait bir yetkiyi kullanır. Kuran açıkça söyler: “Kalplerde olanı Allah bilir.” (Âl-i İmrân 154) Ama tekfirci zihniyet: Niyet okur, iman tartar, Cennet–Cehennem dağıtır. Bu, din değil siyasi güç kullanımıdır.
İslam, “herkesi dışarı atma” dini değildir. İslam, “bir ben kaldım” psikolojisi hiç değildir. Eğer bir din anlatısı sizi: herkesten şüphe eder hale getiriyorsa, sürekli düşman üretiyorsa, kardeşlik yerine nefret öğretiyorsa, orada sorun dinde değil, yorumdadır. Kuran’ın çağrısı hala geçerli: “Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın, ayrılığa düşmeyin.” (Âl-i İmrân 103) O ip; mezhep değil, örgüt değil, slogan değil. O ip, Kuran’ın tamamıdır.

Yorum bırakın