Bu ülke çok şey yaşadı. Darbeler gördü, krizler gördü, yasaklar gördü. Ama en çok da kendi iradesinin bastırıldığı dönemleri yaşadı. Türkiye’de uzun yıllar siyaset, sandıkta değil; karanlık odalarda şekillendi. Seçilmişler ya tehdit edildi ya devrildi ya da etkisizleştirildi. Bu topraklarda “iktidar olmak” ile “muktedir olmak” arasındaki farkı millet acı bedellerle öğrendi.
Son yirmi yılın en temel kırılması tam da burada yaşandı. Türkiye, darbeler çağını kapatmayı başardı. 27 Nisan bildirileriyle, vesayet manşetleriyle, muhtıralarla hizaya sokulan bir ülke; 15 Temmuz gecesi bizzat milletin iradesiyle kaderini savundu. O gece sadece bir darbe girişimi bastırılmadı. O gece, yıllarca bu ülkenin sırtına çöken zorbalık geleneği geri dönmemek üzere kırıldı. Tankların önüne çıkan insanlar, yalnızca bir hükümeti değil; demokrasinin namusunu, devlet başkanının meşruiyetini ve kendi geleceğini savundu. Bu irade kolay oluşmadı.
Çünkü bu ülke, bir zamanlar inancını yaşadığı için fişlenenlerin, yıllarca okusunlar diye propagandası yapılan kızlarımızın üniversite kapısından kovulanların, kılık kıyafeti yüzünden hor görülenlerin ülkesiydi. Devlet, vatandaşına tepeden bakıyor; kimliğini, inancını, hayat tarzını denetliyordu. Bugün herkesin istediği gibi giyinebildiği, inancını özgürce yaşayabildiği bir Türkiye varsa, bu bir “kendiliğinden ilerleme” değil; bilinçli bir özgürleşme sürecinin sonucudur.
Aynı şekilde, yargısız infazların, faili meçhullerin, “devlet sırrı” denilerek üzeri örtülen karanlık dönemlerin geride bırakılması da bu zihniyet değişiminin parçasıdır. Devlet, korkulan bir güç olmaktan çıkarılıp; hukukla, hesap verebilirlikle anılmak zorunda bırakılmıştır. Bu süreç kusursuz değildir ama yönü nettir.
Ekonomide de tablo aynıdır. Bir zamanlar bankaların içinin boşaltıldığı (26 banka soyuldu), kamu kaynaklarının hoyratça kullanıldığı, yandaşlara peşkeş çekildiği, krizlerin faturasının vatandaşa kesildiği bir düzen vardı. Bankalar batıyor, birikimler eriyor, bedeli yine millet ödüyordu. Bugün hala eleştirilen yönler olsa da; bankacılık sistemi artık kumar masası değildir. Kamu maliyesi bir avuç çıkar grubunun oyuncağı olmaktan çıkarılmıştır.
Bu ülkenin vergileriyle, bu milletin emeğiyle son yirmi yılda yapılanlar ortadadır. Yollar, köprüler, tüneller, havalimanları; barajlar, enerji santralleri; şehir hastaneleri, üniversiteler, yurtlar… Bunlar gökten inmedi. Milletin parasının millete hizmete dönmesiyle yapıldı. İnsan sormadan edemiyor: On yıllar boyunca yapılamayan bu hizmetlerin kaynağı neredeydi? Vergilerimiz kimlerin cebine indi?
Terörle mücadelede ise tarihi bir eşik aşılmıştır. Türkiye, yıllarca terör örgütlerinin eylemleriyle yıpratıldı. Savunmada kaldı, bedel ödedi, can verdi. Eskiden yüzlerce terörist karakol demeye dilimizin varmadığı derme çatma kulübeleri basar, askerlerimizi katleder ve ellerini kollarını sallaya sallaya inlerine geri dönerlerdi. Şimdi akıllı kalekollarımız var. Deyimi yerindeyse sinek uçurtmuyorlar. Askerlerimiz doğu ve güneydoğu bölgelerimizde sokağa çıkamaz hale gelmişlerdi. PKK yol keser, kimlik kontrolleri yapardı. İşine gelmeyenleri katleder ve yine ellerini kollarını sallayarak sahiplerine koşarlardı. Son yirmi yılda bu anlayış değişti. Terörle mücadele, yalnızca ülke içinde değil; sınır ötesinde de kararlılıkla yürütüldü. Suriye ve Irak’taki PKK kampları teröristlerin başlarına geçirildi. Amaç; eylemleri azaltmak değil, terörü kurutmaktı. Bu strateji sayesinde, örgütün hareket kabiliyeti kırıldı; inlerinden çıkamaz oldular. Güvenlik maliyetleri düşürüldü; masum canların korunması esas alındı. Atılan her adımın temelinde, bu ülkenin evlatlarını yaşatmak vardı. Ve bugün PKK silah bıraktı. Örgütün kurucularından olan Apo şerefsizi “örgütü feshedin, silah bırakıp çekilin” demek zorunda kaldı.
Bu kararlılığın en güçlü dayanağı ise savunma sanayiinde atılan adımlar oldu. Bir zamanlar bir kurşun için, mühimmat için dış kapılarda bekleyen Türkiye, bugün kendi savaş jeti, silahlı/silahsız insansız savaş uçağı, tank, top, obüs, zırhlı araçlar, helikopter, denizaltı, savaş gemisi, balistik füze, makinalı tüfek gibi savunma sanayii araçlarını üreten ve ihraç eden bir ülke konumuna geldi. Bu yalnızca askeri bir başarı değil; bağımsızlık iddiasının fiili karşılığıdır. Ya ordunuz güçlü olacak ve dünyaya kafa tutacaksınız, meydan okuyacaksınız ya da emir eri gibi süklüm püklüm kapı kulu olacaksınız! Türkiye bugün ele güne karşı dik duruyorsa, savunma sanayii alanında gösterdiği başarıdandır. Peki soruyorum: Erdoğan öncesi Türk Silahlı Kuvvetleri için ayrılan devletin %60’lık bütçesi kimlerin cebindeydi? Cevabı da vereyim: Amerika, İsrail ve doymak bilmeyen subay, astsubay ile komuta kademesinin! İşte Erdoğan bunu değiştirdi!
Devletin güvenliği sadece sınırda sağlanmaz. İçerde de suçla mücadele edilir. Son yıllarda, 50 yıl boyunca devlete musallat olmuş siyonizm aparatı FETÖ yapılanmasına karşı yürütülen operasyonlar, yolsuzluk, dolandırıcılık, organize suç ve uyuşturucu çetelerine karşı gerçekleştirilen kapsamlı çalışmalar; devletin kendi içindeki ve toplumdaki çürümeye karşı da kararlı olduğunu göstermektedir. Hukuk içinde yürütülen bu mücadele, “kim olursa olsun” ilkesine dayanmak zorundadır ve bu yönde ciddi bir irade ortaya konmuştur.
Sosyal hayatta da büyük bir değişim yaşandı. Bir dönem memurların, öğretmenlerin ek iş yapmadan geçinemediği; karaborsada sigara satıp, çakmaklara gaz doldurdukları, pazarda tezgah açmak zorunda oldukları, geçim sıkıntısının hayatın parçası olduğu günler geride kaldı. Bugün kamu çalışanlarının yaşam standartları yükselmiş, alım gücü artmış, orta sınıf güçlenmiştir. Bu tablo mükemmel değildir ama inkar edilemez bir değişimi gösterir. Oto alım satım siteleri memurdan, öğretmenden satılık araba ilanları ile dolu. Tamam, bir anlığına bu refahı es geçelim. İnanılır gibi değil ama Türkiye’m araba üretiyor. Belki bir Devrim! değil ama teknolojik bir devrim TOGG!
Bütün bunlar tesadüf değildir. Bu tablo; uzun soluklu bir liderliğin, siyasi istikrarın ve milletle kurulan doğrudan bağın sonucudur. Recep Tayyip Erdoğan, bu ülkeyi uzaktan yöneten bir figür olmadı. Risk aldı, mücadele etti, bedel ödedi. Hakkında söylenen pek çok iddiaya rağmen, kişisel servet tartışmalarının değil; yapılan işlerin konuşuluyor olması da bu dönemin ayırt edici özelliklerinden biridir. Korumasından hizmetlisine kadar FETÖ tarafından işgal edilmiş, evine ofisine dinleme düzeneği kurulmuş bir devlet başkanının tek bir açığını dahi bulamadılar! Yapay zeka ile üretilmiş ses kayıtları ve sahte delillerle iftira atmak zorunda kaldılar! Ama yine de millet engelini aşamadılar. Çünkü, halk O’nun güvenilirliğine ve dürüstlüğüne, kendi evladına inanır gibi inandı. Haksız da sayılmazdılar!
Bugün Türkiye hala içerideki hainlerle ve hainlerin dışarıdaki sahipleri ile mücadele eden bir ülkedir. Ama artık kendi kaderini tayin etme iradesine sahip bir ülkedir. Bu yazı bir abartı değildir. Bu yazı bir savunma değildir. Bu yazı bir propaganda değildir. Bu yazı, bir dönemin kaydıdır. Ve bu kaydı tutanlar şunu çok iyi bilir: Türkiye, son yirmi yılda yerinde saymadı. Türkiye, son yirmi yılda yönünü buldu, yürüdü ve çağ atladı. Lütfen, artık eskisi gibi dışarıdan tasmalarını tutan sahiplerinin, kendilerinin ve yandaşlarının cebini dolduramayan haramzadelerin antipropagandalarına kanmayın. Algılara kurban gitmeyin. Ülkenizi her alanda zirveye taşımaya çalışan sevgili Recep Tayyip Erdoğan ve O’nun yol arkadaşlarına inancınızı yitirmeyin. İslam ile Asr-ı Saadet günlerini yaşamış olan atalarımızın yolunda olduğumuzu unutmayın. Allah, milletimiz ve devletimiz için canla, başla çalışan herkesin yollarını açık etsin, ayaklarına taş değdirmesin. Bizlere de şuur ve basiret nasip etsin…

Yorum bırakın