Yaşadığımız çağda bazıları başörtüsünün yeterli olduğunu sanıyor, bazıları da başörtüsü takan kadınları sadece bir sembole indirgemeye çalışıyor. Oysa İslam, kadını da erkeği de bir kul olarak görür; değerini dış görünüşten önce niyet, ahlak ve yaşam ilkeleriyle belirler. Başörtüsü, bu büyük bütünün sadece bir parçasıdır ve bir gelenek ya da kültür değil, doğrudan Allah’ın emridir. Kuran’da şöyle buyurulur: “Mümin kadınlara söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar, iffetlerini korusunlar, kendiliğinden görünen kısmı dışında ziynetlerini göstermesinler; başörtülerini yakalarının üzerine örtsünler…” (Nur Suresi: 31. Ayet)
Bir başka surede ise kadınlara hitaben şöyle buyurulmaktadır: “Dışarı çıktıklarında üzerlerine dış örtülerini almalarını söyle. Bu, onların tanınması ve incitilmemesi için daha uygundur.” (Ahzab Suresi: 59. Ayet) Bu iki ayet, tesettürün yalnızca bireysel bir ibadet değil; aynı zamanda kadının onurunu koruyan toplumsal bir güvenlik ve mahremiyet prensibi olduğunu vurgular. Tesettür sadece bir örtü değildir; bir zihniyet, bir irade, bir kulluk bilincidir.
Tesettür dışı korur, ibadetler içi tertemiz yapar. Günde beş kez Rabbine yönelen bir Müslüman, günün geri kalan saatlerinde de O’nun huzurunda olduğunu bilir. Bu sebeple namaz, tesettürün ruhudur; tesettür de namazın dıştaki saygınlığıdır. Kuran şöyle der: “Namaz müminler üzerine vakitleri belirlenmiş bir farzdır.” (Nisa Suresi: 103. Ayet) İbadetin yalnızca başla değil, kalple ve bedenle bir bütün olduğunu hatırlatır. Tesettür, teslimiyetin dışa yansımasıysa, namaz iç dünyayı arındıran bir nefes gibidir. O halde tek başına tesettür bir anlam ifade etmez. İbadet yalnız belli vakitlerde, ahlak ise 24 saat farzdır. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” (Muvatta, Hüsnü’l-Hulk, 8) Yalan söylemeyen, kul hakkı yemeyen, edepli ve adaletli bir Müslüman; dış görünüşünden önce davranışlarıyla tanınır. İslam’da ahlak, kimliği belirleyen en temel göstergedir. Bir başka hadiste efendimiz şöyle buyurmuştur: “Haya imandandır.” (Buhârî, Îmân, 16)
Haya ve iffet yalnızca kadınların değil tüm toplumun ortak sorumluluğudur. Bir toplumun iffeti zayıfladığında, sadece bireyler değil; aile, toplum düzeni ve nesiller zarar görür. Bugün birçok kadın; barlarda, gece kulüplerinde, eğlence mekanlarında ekonomik zorluklar, çaresizlik veya yönlendirilme sonucu sömürüye açık hale getiriliyor. Bazıları “konsomatris” adıyla istismar ediliyor, bazıları hayat kadını olmaya mecbur bırakılıyor, bazıları düğünlerde dahi insan onuruna uygun olmayan davranışlarla karşı karşıya kalıyor. Burada suç kadınlarda değil; onları bu durumlara iten sistem, ekonomi ve toplumsal ahlak erozyonundadır.
İslam’ın bu konudaki tavrı nettir: Kadın bedeni satılık değildir. Kadın bir meta değildir. İffet ve onur her iki cins bakımından korunması gereken bir emanettir. Peygamber efendimiz ise kadınların korunmasını, desteklenmesini ve onurlandırılmasını defalarca vurgulamıştır. Bir hadisinde şöyle buyurur; “Erkeğin en hayırlısı, kadına en iyi davranandır.” (Buhari, Nikah 43; Müslim, Fedail 68) Bir toplum kadını koruyamazsa, aslında kendi geleceğini koruyamaz. Çünkü gelecek nesli kadın üretir ve yetiştirir.
İslam, kadına yönelmiş her türlü sömürüyü hedef alır. Kadını istismara açık ortamlara iten bir düzeni asla meşru görmez. İslam’da kadının onuru esastır. Eğlence adı altında yapılan istismarlar zinaya açılan kapılardır ve haramdır. Kadını teşhir eden, tüketen ve değersizleştiren sistemlerin tamamı batıldır. Çünkü İslam, kadını hem insan olarak, hem kul olarak, hem ümmetin bir ferdi olarak en yüksek değerde görür.
Kadına şiddet, bir anda ortaya çıkan bir öfke patlaması değil; toplumun uzun yıllardır biriktirdiği yanlış değerlerin sonucudur. Şiddetin kökünde çoğu zaman cehalet, sevgisizlik, güç istismarı, yanlış erkeklik algısı ve yozlaşmış ahlak anlayışı bulunur. Kadını ikinci sınıf gören, onu bir eşya gibi sahiplenme hakkı olduğunu sanan zihniyet; önce saygıyı zedeler, ardından sözü sertleştirir, sonra davranışı şiddete dönüştürür. Şiddete giden yol çoğu zaman İlahi sistemin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olmaktadır. Oysa İslam, kadına merhameti, adaleti ve hakkı emrederken; şiddeti, zorbalığı ve tahakkümü kesin bir dille yasaklar. Kadına el kaldırmak, önce insanlığa, sonra Allah’ın emanetine ihanet etmektir.
Toplumsal dönüşüm, ancak kadına verilen değerin yeniden ihya edilmesiyle mümkündür. Şiddetin bittiği yer, saygının başladığı, merhametin kök saldığı yerdir. Bu sebeple İlahi nizama dönmek bir zorunluluktur. Kuran’ın ilk emri “Oku!”dur. Tesettür, namaz, ahlak… hepsi bilinçle güçlenir. Sadece takmakla değil; neden takıldığını bilmekle anlam kazanır. Sadece örtünmekle değil; haya ve edep ruhunu yaşamakla tamamlanır. Bir kadın başını örttüğü kadar zihnini ilimle, kalbini imanla, ahlakını edeple örttüğünde; toplum da onun değeriyle yükselir.
İslam, parça parça yaşanacak bir din değildir. Başörtüsü bir başlangıçtır. Namaz bir nefes, ahlak bir duruş, haya bir zırhtır. Kadın ise toplumun emaneti, insanlığın onurudur. Teslimiyeti tamamlamak, ahlakı kuşanmak, iffeti korumak ve kadının onuruna sahip çıkmak… Çünkü kadın, ancak böyle bir bütünlük içinde anlam bulur.
“Ey iman edenler! Hepiniz topluca İslam’a girin.” (Bakara Suresi: 208. Ayet)
Unutmayın; bu çağrı hepimizedir!

Yorum bırakın