Gökbey Uluç ile Söyleşi…

Kutlu Yayınevi sahibi Gökbey Uluç ile yazarlık üzerine söyleşi gerçekleştirdik. O sordu ben cevapladım. Dergi için tıklayın: Kutlu Yazarlar Dergisi


Niçin yazıyorsunuz? Yazmak sizin için bir uğraş mı, yoksa bir gereksinim mi?

Bildiklerimi okurlara ulaştırmak için. Yazmak benim için bir hobi.

İlk yazdığınız anı anımsıyor musunuz; nasıl başladınız?

Evet hatırlıyorum. Rock/metal müzik içerikli bir internet sitesinde köşe yazıları yazarak başladım.

Kitabınıza ilk imza attığıñız anda neler hissettiniz? Bir okur imzalamanız için size kitabınızı uzattığında aklınızdan géçen ilk düşünce ne olmuştu?

Oh be! “Ben de artık bir yazarım” dedim kendi kendime. İnanılmaz mutlu olmuştum.

Şimdiye dek kitap fuarına gittiniz mi? Binaya ilk girişinizden standları gezişinize dek yaşadığınız duyguları tarif edebilir misiniz?

Evet gittim. Nihayet ülkemizde de okur/yazarlık artıyor diye düşünmüştüm.


Kitap fuarınıñ okuma kültürümüze katkısı var mı? Soñ yıllarda her ilde düzenlenmeye başladı, bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Kültüre katkısı olduğunu düşünmüyorum. Okumayan yine okumuyor ama yazan ve okuyanın kucaklaşması mümkün olduğu için seviniyorum.

Yazarken neler yapıyorsunuz? Kendinize has bir yöntemiñiz var mı?

Yazarken mutlaka geceyi bekliyorum. Konsantrasyonum ve odaklanmam daha işlevsel oluyor.

Kendinize örnek aldığınız yérli veya yabancı bir yazar var mı? Étkilendiğiniz, üslubunu beğenip yola çıktığınız…
Var. Emil Mihai Cioran

Edebiyatıñ günümüzdeki değeri üzerine ne düşünüyorsunuz? Çağımızıñ koşulları içindeki yérini nasıl değerlerdirirsiniz?

Edebiyat, günümüzde hızla dijitalleşen ve iletişimin giderek yüzeyselleştiği bir çağda bile önemli bir değere sahiptir. Belki artık eskisi gibi “tek başına kültür taşıyıcısı” olarak görülmüyor, ancak hâlâ insanın kendini, toplumu ve dünyayı anlama yollarından biridir. Teknolojinin ve sosyal medyanın etkisiyle dönüşen insan ilişkilerine rağmen, edebiyat; derin düşünmeyi, empati kurmayı ve duygusal farkındalık geliştirip canlı tutmayı başarır. Her şeyin hızlıca tüketildiği bu dönemde, edebiyat insanı yavaşlamaya ve düşünmeye davet eder. Bu özelliğiyle, modern çağın “yüzeysellik hastalığına” karşı bir panzehir niteliği taşır.

Edebiyatın değeri yalnızca bir “sanat” formu olarak değil, aynı zamanda toplumsal bilincin oluşmasındaki rolüyle de devam etmektedir. Romanlar, şiirler ve hikayeler; bireyin iç dünyasını olduğu kadar, toplumun adalet, özgürlük ve eşitlik gibi temel sorunlarını dile getirme görevini üstlenir. Bugünün dünyasında edebiyat farklı yollarla hayatına devam etmektedir. Dijital platformlar, e-kitaplar, bloglar ve çevrim içi dergiler sayesinde artık daha ulaşılabilir bir konuma gelmiştir. Örneğin, benim de “veysel-sahin.com” adlı kişisel bir internet sitem var. Her hafta bu platformda okurlarım için mutlaka bir makale yayımlarım.

“Kitap okuma alışkanlığı azalıyor” denilse de, yeni kuşakların farklı mecralarda edebiyatla buluşmaları dikkat çekmektedir. Günümüzün teknolojik hızına uyum sağlarken, edebiyat özünden taviz vermeden insana dokunma amacını sürdürmektedir. Dolayısıyla edebiyat, biçim değiştirmiş olabilir ama işlevini yitirmemiştir. Hâlâ insanı anlamanın, anlatmanın ve değiştirebilmenin en güçlü yollarından biri olarak varlığını sürdürmektedir.


Yaşamadığınız bir duyguyu yazabilir misiniz? Böylesi bir metni okuyucunuñ doğalmış gibi hissetmesini nasıl sağlardınız?

Evet, mümkündür. Yazarlık bir tür empati sanatıdır. Her insan her duyguyu birebir yaşamasa da, gözlem, hayal gücü ve empati sayesinde o duyguyu anlayabilir ve anlatabilir. Örneğin hiç savaş yaşamamış bir yazar, savaşın yıkıcılığını doğrudan hissetmese de tanıklıklardan, okuduklarından ve insan doğasının evrensel yönlerinden yola çıkarak o acıyı anlatabilir. Yazar, yaşamadığı bir duyguyu “taklit” etmez; onu tasavvur eder. Gözlem, dinleme ve sezgi gücüyle o duygunun doğasını yakalamaya çalışır.

Öykü ya da şiirlerinizde kendinizden söz éttiğiniz oluyor mu?
Evet, çoğunlukla.

Yazdıklarıñızı ilk kime okutuyorsunuz? Niçin?

Yazdıklarımı önce abime okurum. Kendisi KTÜ mezunu bir mühendis ve detaylara oldukça önem veren birisidir. Beğenmediği ya da tartışmaya değer bulduğu bir konu olursa mutlaka oturup o konuyu derinlemesine konuşuruz. İlk işim, onu ikna etmeye çalışmak olur. Eğer ikna edebilirsem yazıyı olduğu gibi bırakırım. Onu ikna etmek bana ayrı bir keyif veriyor.


Kurgusunu beğenmediğiniz bir çalışmayı okuduğunuzda ne hissediyorsunuz? “Ben olsam böyle yazardım.” dédiğiniz bir eser var mı?

Bir kitap ilk 15 – 20 sayfada beni içine çekiyorsa devam ederim okumaya ama ikna edemiyorsa okumam. Bu yüzden ben olsam böyle yazardım dediğim bir kitap yok.


Kitabevlerine ne sıklıkla gidersiniz? Kitap alırken nelere dikkat édersiniz? Okuyucularınıza önereceğiniz ilk kitap ne olurdu?

Kitaplarımı kitapçılardan değil de internetten alıyorum. İlk dikkat ettiğim konu kitabın arka sayfasındaki bilgilendirme notudur. Eğer orada dikkatimi çekmişse okumaya değer bulurum. Jean Paul Sartre: Bulantı’yı öneririm.

Kalem mi, klavye mi? Hangisiyle yazılmalı?

Klavye, hız ve pratiklik sağlar. Düşünceler hızla akarken yazıya dökülebilir; bu, özellikle çağımızın tempolu yaşamında büyük bir avantajdır. Metin üzerinde düzenleme yapmak, cümleleri taşımak ya da yeniden biçimlendirmek çok kolaydır. Dijital ortamda yazmak, paylaşım ve erişim açısından da son derece işlevseldir. Klavye, yazma eylemini daha teknik ama aynı zamanda daha üretken hale getirir. Yazarın odağı bazen “duygu”dan çok “yapıya” kayabilir. Bu yüzden klavye diyorum.


Okurlarınıza son sözüñüz ne olurdu?

Bu çok anlamlı bir soru. Bir yazarın okuruna bıraktığı son söz, aslında yazdıklarının özüdür. Okura söylenecek “son söz”, çoğu zaman bir teşekkür ve bir vedadır; ama aynı zamanda bir çağrıdır da. Çünkü bir yazar için yazmak kadar, okunmak da önemlidir. Yazı, ancak bir göz tarafından görülünce tamamlanır. Bu yüzden son söz, şöyle bir anlam taşır: “Ben anlattım; şimdi sıra sende. Okuduklarından ne anladığın, ne hissettiğin, artık senin dünyana ait. Sevgili okurum, bu satırlara kadar geldiysen, aslında birlikte bir yol yürüdük demektir. Ben kelimeleri yazdım; sen onlara anlam verdin. Belki bazen sustum, ama sen o sessizlikte bile beni duydun. Eğer yazdıklarım sende bir düşünceye, bir duygulanmaya, belki küçücük bir farkındalığa sebep olduysa, görevim tamamlanmıştır. Unutma, her son söz bir başlangıcın yankısıdır.”

Yorum bırakın