PKK Silah Bırakıyor!

Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi ideolojisi olan Kemalizm, ulus inşası sürecini “tek millet” anlayışı üzerinden inşa etmeyi hedefledi. Bu doğrultuda farklı etnik, kültürel ve dilsel kimlikler “Türklük” potasında eritilmeye çalışıldı. 1930’lu yıllar, bu politikaların en keskin şekilde uygulandığı dönemlerdendir. 1936 yılı ise bu sürecin dönüm noktalarından biri olarak görülür. Devletin “Kürtlük yoktur” anlayışı bu yıl zirveye ulaşmış, resmi belgelerde ve söylemlerde “yalnız Türklük vardır” görüşü açıkça dile getirilmiştir.

Osmanlı’nın son döneminden itibaren Anadolu’nun doğusunda yaşayan Kürtler, İmparatorluk sonrası yeni ulus-devlet anlayışı içinde bir sorun olarak görülmeye başlandı. 1925’teki Şeyh Said İsyanı sonrasında devletin Kürtlere bakışında güvenlikçi yaklaşım hakim oldu. İsyanın ardından çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu ile muhalif her ses susturuldu ve Doğu’da yoğun bir askeri baskı uygulandı.

1930’larda bu yaklaşım daha sistematik bir hal aldı. 1934 tarihli İskan Kanunu, “Türk kültürüne asimilasyonu” resmi politika haline getirdi. Kanun, Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerin dağıtılmasını, Kürt nüfusun batıya zorunlu göç ettirilmesini ve Kürtçe konuşmanın yasaklanmasını öngörüyordu.

1936 yılı, bu sürecin en belirgin olduğu yıllardan biridir. Özellikle Tunceli Kanunu (1935) ile birlikte Tunceli (eski adıyla Dersim) bölgesi özel bir askeri valiliğe bağlandı ve bu bölgede Kürt kimliği hedef alındı. Devlet, bu bölgede yaşayan Alevi-Zaza-Kürt nüfusu “asimile edilmesi gereken unsurlar” olarak tanımladı. 1936’da dönemin bazı resmi belgelerinde ve devlet yetkililerinin açıklamalarında, “Kürtlük yoktur, yalnız Türklük vardır” şeklinde bir anlayış hakimdi. Dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın şu sözleri, devletin resmi bakış açısını özetler niteliktedir: “Memleketimizde Kürt yoktur, Kürt diyenler ya gafildir ya hain. Bu topraklarda yalnızca Türk vardır.”

Bu anlayış, yalnızca söylemde kalmamış, eğitimden nüfus kayıtlarına, yer adlarının değiştirilmesinden zorunlu göçlere kadar geniş bir alanda etkisini göstermiştir. Kürt kimliğini silme amacı taşıyan en önemli araçlardan biri de eğitim politikaları olmuştur. 1930’lu yıllarda Doğu Anadolu’da açılan “İlk Mektepler”, Kürt çocuklarını küçük yaşlardan itibaren “Türklük bilinciyle” yetiştirmeyi hedeflemiştir. Kürtçe konuşmak yasaklanmış, halkın dili ve kültürü “ilkel” ve “uygarlık dışı” olarak nitelendirilmiştir. Ayrıca, 1936’dan itibaren Doğu’daki yer isimleri değiştirilmiş, Kürtçe köy, dağ ve dere adları Türkçeleştirilmiştir. Bu da, kültürel hafızanın silinmesine yönelik sistematik bir çabanın parçasıdır.

1936 yılı, Cumhuriyet tarihinin en baskıcı dönemlerinden biri olarak, Kürt kimliğinin inkar edildiği ve Türklük merkezli ulus inşasının zirve yaptığı bir dönemi temsil eder. CHP iktidarı, “Kürtlük yok, yalnız Türklük var” anlayışını devletin tüm kademelerine yerleştirerek çok kültürlü Anadolu yapısını reddetmiş, bu da ilerleyen yıllarda etnik çatışmaların, kimlik taleplerinin ve toplumsal kırılmaların zeminini oluşturmuştur. Bugün Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde, bu tarihlerle yüzleşme ihtiyacı hala güncelliğini korumaktadır.

İşte PKK 1978 yılında bu sebeplerle kurulmuştu. Bugün ise Recep Tayyip Erdoğan, Devlet Bahçeli ve Abdullah Öcalan üçgeninde yapılan anlaşmalar sonucu PKK silah bırakıyor! Yıllardır süren acıların, kayıpların ve bölünmüşlüklerin ardından Türkiye için tarihi bir eşik daha gündemde: PKK’nın silah bırakması. On binlerce insanın hayatını etkileyen bu çatışmalı sürecin sona ermesi, milyonlarca insan için umut ve huzur anlamına geliyor.

Silahların sustuğu bir Türkiye; annelerin artık ağıt değil ninni söylediği, gençlerin dağlara değil üniversitelere çıktığı bir ülke hayal değil, gerçek olabilir. Bu gelişme sadece bir askeri ya da siyasi mesele değil, aynı zamanda toplumsal barışa giden yolda önemli bir adımdır. Şimdi önemli olan, bu sürecin doğru yönetilmesi. Provokasyonlara kapılmadan, adalet duygusunu kaybetmeden, ortak bir gelecek için adım atmak gerekiyor. Herkesin kazandığı, barışın kalıcı hale geldiği bir Türkiye, ancak ortak akılla mümkün.

Umarız bu seferki süreç, geçmişte yaşanan acı tecrübelerin tekrarına izin vermez. Teşekkürler Recep Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli!

Yorum bırakın