“İnsan, yaşamında eksik olanı her şey sanıyor.” Bu kısa ama güçlü cümle, insan doğasının temel bir yönünü çarpıcı bir şekilde ortaya koyar: eksiklik duygusu. İnsan, sahip olmadığını yüceltme, erişemediğini arzulama, elindekini küçümseme eğilimindedir. Bu durum yalnızca bireysel psikolojiyi değil, toplumların kültürel yapılarını, tüketim alışkanlıklarını ve ilişkiler ağını da şekillendirir. Peki, bu eksiklik hissi neden bu kadar güçlüdür? İnsan neden eksik olanı hayatının merkezine koyar ve onu “her şey” gibi görür?
İnsan psikolojisi doğası gereği tatminsiz bir yapı taşır. Freud’un “arzu” kavramına, Adler’in “aşağılık kompleksi”ne ve Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine baktığımızda, eksiklik duygusunun insanın iç dünyasında nasıl filizlendiğini görürüz.
- Freud’a göre, bastırılmış arzular ve tatmin edilmemiş dürtüler bireyde sürekli bir eksiklik hissi yaratır. Bu eksiklik, bilinçdışı düzeyde kişiyi yönlendirir.
- Adler, bireyin yaşadığı eksiklikleri telafi etmek için üstünlük çabası içinde olduğunu savunur. Bu da bireyin sürekli bir şeyleri elde etmeye çalışmasına, elindekilerle yetinememesine neden olur.
- Maslow, bireylerin temel fizyolojik ihtiyaçlardan başlayarak kendini gerçekleştirmeye kadar ilerleyen bir ihtiyaçlar hiyerarşisi içinde yaşadığını belirtir. Ancak bir basamak tamamlanmadan diğerine geçmek çoğu zaman imkansızdır. İnsan, hep eksik olan bir sonraki basamağa odaklanır.
Eksiklik duygusu yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda felsefi bir meseledir. Varoluşçu filozoflara göre, insan doğası gereği eksik ve tamamlanmamış bir varlıktır. Sartre’ın deyimiyle “İnsan, kendini kurmak zorunda olan bir varlıktır.” Bu da bireyi sürekli bir arayışa iter.
- Nietzsche, insanın sürekli “üstinsan”a doğru ilerlemeye çalıştığını, yani mevcut halinden memnun olamayacağını savunur.
- Kierkegaard, insanın Tanrı’ya yönelme arzusunun, içsel bir eksiklikten kaynaklandığını belirtir. İnanç bile bir tür eksikliğin ürünüdür.
- Heidegger, insanın “hiçlik” karşısındaki varoluşsal kaygısının onun anlam arayışını doğurduğunu savunur. Bu arayışın merkezinde de hep bir eksiklik vardır.
Modern toplum, insanın bu eksiklik hissini bir pazarlama stratejisine dönüştürmüştür. Reklamlar, sosyal medya, popüler kültür bireylere sürekli olarak eksik olduklarını hissettirir: daha güzel değilsin, daha zengin değilsin, daha başarılı değilsin…
- Kapitalist sistem, arzuları kışkırtır ve tatmini erteler. Kişi bir şeyi elde ettiğinde bir sonraki hedef belirir. Bu sonsuz döngü, eksiklik hissinin sürekli canlı kalmasına neden olur.
- Sosyal medya, idealize edilmiş yaşamlar üzerinden bireylerde yetersizlik hissi üretir. “Herkes mutlu, ben neden değilim?” sorusu, kişinin yaşamını yeniden sorgulamasına ve aslında eksik olmayan şeyleri eksik gibi görmesine neden olabilir.
Aşk, dostluk ve aile ilişkilerinde de insanın eksik olanı idealize etme eğilimi çok yaygındır. Sahip olunan bir ilişki sıradanlaşırken, ulaşılamayan ya da kaybedilen ilişki “mükemmel” olarak anımsanır. Bu durum, hem kişisel tatminsizliğe hem de ilişkisel huzursuzluklara neden olur.
- İdeal aşkı arayan birey, mevcut partnerinde eksik olanı sürekli büyütür.
- Anne-baba figüründen beklenen ilgi veya onay eksikse, kişi bunu ömür boyu başka kişilerde telafi etmeye çalışır.
Eksik olanı her şey sanmak, kişinin anda kalmasını ve sahip olduklarının değerini fark etmesini engeller. Oysa mutluluk, çoğu zaman sahip olduklarımızı fark ettiğimizde, onlara anlam yüklediğimizde gelir. Eksiklik duygusu insan olmanın bir parçasıdır. Onu tümüyle ortadan kaldırmak mümkün değildir; fakat onu tanımak, anlamak ve sağlıklı bir şekilde yönlendirmek mümkündür. Eksik olanı her şey sanmak yerine, onun yaşamımıza kattığı anlamı fark etmek daha sağlıklı bir yoldur. Belki de eksiklik, bizi ileriye taşıyan görünmez bir güçtür. Ancak bu gücün bizi sürüklemesine değil, yönlendirmesine izin vermeliyiz…

Yorum bırakın