Kefenin Cebi…

İnsanlık tarihi boyunca cevabı en çok aranan sorulardan biri şudur: “Hayat nedir ve ne içindir?” Bu sorunun farklı çağlarda, farklı coğrafyalarda türlü türlü cevapları verilmiştir. Kimileri hayatı bir yolculuk, kimileri bir sınav, kimileri ise sadece tesadüflerin bir araya gelmesi olarak görmüştür. Fakat hangi görüşü savunursak savunalım, bir gerçek var ki hiçbir inkarcı dahi göz ardı edemez: Hayatın sonu ölümdür. İşte tam da bu kaçınılmaz sona dair halk arasında sıklıkla söylenen, derin anlamlar barındıran bir söz vardır: “Kefenin cebi yok.”

İlk bakışta sade ve basit görünen bu cümle, aslında insanın dünyadaki varoluşuna dair çok derin bir sorgulamayı tetikler. Kefen, insanın ölümünden sonra sarıldığı beyaz bezdir. Cebi yoktur çünkü insan, ölüm anında ne malını ne mülkünü ne de dünyevi başarılarını yanına alabilir. Geriye sadece çıplak bedeni ve ardında bıraktığı izler kalır. Bu söz, servet peşinde koşarken hayatın asıl anlamını kaçıranlara yöneltilmiş sessiz bir uyarıdır.

Günümüzde başarı çoğu zaman para ile ölçülüyor. Daha büyük evler, daha lüks arabalar, daha prestijli unvanlar… İnsan, bu hırsla koştururken bir gün durup aynaya baktığında kendine şu soruyu sormuyor: “Bütün bunlar gerçekten ne işe yarayacak?” Oysa ölüm geldiğinde, CEO da olsak, işsiz de olsak, aynı toprağa gireceğiz. Kefenimiz aynı, mezar taşımız benzer, toprak bizi aynı biçimde saracak. Hiçbir banka hesabı, hiçbir hisse senedi bizimle birlikte öte tarafa geçemeyecek.

İşte bu noktada asıl mesele belirir: Madem kefenin cebi yok, o zaman insan neyle anılır? Cevap aslında çok basit ama bir o kadar da zor: İnsan, yaşarken bıraktığı izlerle anılır. Bir tebessüm, bir çocuğun başını okşamak, bir ihtiyara yardım etmek, bir yoksulu doyurmak, bir dostu dinlemek… Bunlar belki büyük işler gibi görünmeyebilir ama insanın ardında bırakabileceği en değerli şeylerdir. Çünkü insan kalpte iz bırakırsa yaşar. Ölüm yalnızca bedeni götürür, ruh ise yaşadığı gönüllerde sürer.

Varsayalım ki kefenin cebi vardı. Ne koyardık içine? En pahalı saatimizi mi? Çocukluğumuzdan kalma bir oyuncak mı? Bir annenin dua dolu mektubunu mu? Sevgiliden kalan bir mendili mi? Yoksa bir hayat boyunca içimizde taşıdığımız pişmanlıkları mı? Belki de kefenin cebi yoktur çünkü bazı şeyler hiçbir yere sığmaz. Ne bir aşka duyulan özlem, ne de bir evlattan kalan buruk anı. Hayat, cebine hiçbir şey konamayacak kadar narin ve geçicidir.

Kefenin cebinin olmaması, bize şunu hatırlatır: Yaşam, biriktirmek değil; paylaşmaktır. Kalıcı olan ne kadar aldığımız değil, ne kadar verdiğimizdir. Bir insanın değeri, arkasından kaç kişinin ağladığı, kaç kişinin dua ettiği, kaç kişinin onunla ilgili “iyi ki tanımışım” dediğidir. O halde, kefenin cebine koyamayacağımız şeyler için ömür tüketmek yerine, gönül cebimizi dolduralım. Sevgiyle, iyilikle, merhametle… Çünkü bir gün o yolculuk başladığında, cebimizde ne varsa değil, kalbimizde ne bıraktıysak onunla anılacağız…

Yorum bırakın