İslam inancında şefaat, mahşer gününde bazı kulların affedilmesi ya da derecelerinin yükseltilmesi için yapılan aracılıktır. Ancak bu aracılığın, yani şefaatin mutlak bir güç olmadığı, sadece Allah’ın izni ve rızasıyla gerçekleşebileceği Kuran’da açıkça belirtilmiştir. Kimi zaman geleneksel anlayışlarda ya da hurafelerde bazı kişilerin mutlak şefaatçi gibi gösterilmesi, İslam’ın tevhid inancıyla çelişmektedir.
Kuran, şefaati Allah’tan bağımsız bir güç olarak görmenin şirk olabileceğine dikkat çeker. Ayetlerde açıkça belirtilmiştir ki, hiç kimse Allah’ın izin vermediği birine şefaat edemez: Yunus Suresi 3. Ayet: Şüphesiz ki sizin Rabbiniz altı günde gökleri ve yeri yaratan sonra da arşa istiva eden (mekandan münezzeh kudretiyle kuşatan) Allah’dır. O her işi tedbir eden-düzenleyendir. O’nun izni olmadıktan sonra hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte Rabbiniz olan Allah budur, O’na kulluk edin. Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?
Bu ayet, Allah’tan başkasının mutlak bir şefaat yetkisine sahip olmadığını açıkça beyan eder. Aynı anlayış Bakara Suresi’nde de tekrar edilir: Bakara Suresi 255. Ayet: Allah, O’ndan başka ilah yoktur. Hayy (daima diri) ve Kayyum’dur (kudretin kaynağı, varlık ve düzenin kaim nedenidir). O’nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde de, yerde de ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. Dilediği kadarının dışında, O’nun ilminden (izinsiz) hiçbir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onları gözetip-korumak, O’na güç gelmez. O Aliyy’dir (çok yücedir), Azim’dir (büyüktür ve çok azametlidir).
Bu ayette geçen “O’nun izni olmadan kim şefaat edebilir?” ifadesi, şefaatin bağımsız bir kudret değil, sadece Allah’ın rızası ve izniyle gerçekleşen bir durum olduğunu vurgular. Kimi insanlar, Allah dostu kabul edilen şahısların, peygamberlerin veya meleklerin otomatik olarak şefaat edeceklerine inanır. Ancak bu inanış da sınırlandırılmıştır: Taha Suresi 109. Ayet: O gün Rahman’ın (çok merhametli olan Allah’ın) kendisine izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati yarar sağlamaz.
Yani hem şefaat edecek kişiye Allah izin vermeli hem de şefaat edilecek kişinin Allah katında razı olunan birisi olması gerekir. Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi Ve Sellem de şefaat konusunda ölçülü konuşmuş, kendisinin de ancak Allah’ın izniyle şefaat edebileceğini belirtmiştir: “Her peygamberin kabul edilen bir duası vardır. Her biri bu duasını dünyada yapmıştır. Ben ise duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat için sakladım. İnşallah ümmetimden Allah’a şirk koşmadan ölen herkese şefaatim ulaşacaktır.” (Buhari, Tevhid, 36)
Bu hadis, Peygamberimiz’in ümmetine olan sevgisini gösterdiği kadar, onun bile bu şefaati ancak Allah’ın izniyle yapabileceğini ifade etmektedir. İslam’da şefaat kavramı, Allah’ın mutlak kudreti içinde yer alır. Hiçbir peygamber, veli ya da melek, Allah’tan bağımsız olarak şefaat edemez. Kuran’ın birçok ayetinde bu net biçimde vurgulanmıştır. Şefaat, ümidi artıran bir kavram olduğu kadar, Allah’ın iznine bağlı olması bakımından kişiyi sorumluluğa da davet eder. Hiç kimseye güvenip, “nasıl olsa şefaat eder” diye günaha dalmak, Allah’ın adaletini ve iznini yok saymak olur. Bu yüzden Müslüman, şefaate değil, Allah’a dayanır; şefaati ancak Allah’ın uygun gördüğü şekilde umar. Selamet ve hidayet diliyorum…

Yorum bırakın