İnsan, gözlerini dünyaya açtığı andan itibaren bir yolculuğa başlar. Bu yolculuk, yalnızca fiziksel bir büyüme süreci değildir; aynı zamanda zihinsel, ruhsal ve manevi bir gelişimi de içerir. Doğum, insanın varoluş sahnesine ilk adımıdır. Henüz bilinçsiz bir halde başlayan bu süreç, zamanla bilinçlenme, farkındalık kazanma ve çevresini anlamlandırma çabasıyla devam eder.
Çocukluk dönemi, insanın en saf ve en aydınlık dönemidir. Bir çocuğun gülümsemesi, dünyaya umut saçar; merakı, öğrenme isteği ve keşfetme arzusu etrafındakilere ilham verir. Ancak bu dönem, sonsuz değildir. Zaman hızla ilerler ve çocukluk yerini gençliğe bırakır. İşte bu noktada insan, kendi kimliğini bulmaya, hayata dair sorular sormaya ve kendine bir yön belirlemeye başlar.
Gençlik, insanın en dinamik ve en coşkulu çağlarından biridir. İnsan bu dönemde hem fiziksel hem de zihinsel anlamda büyük bir gelişim gösterir. Hayaller kurar, hedefler belirler, mücadele eder ve geleceğini inşa etmeye çalışır. Ancak bu dönemin en büyük handikapı, zamanın hızla akıp gitmesi ve hayatın, kendisinden beklenenleri insana birer birer yüklemesidir.
Orta yaşa gelindiğinde, insanın bakış açısı değişmeye başlar. Gençliğin heyecanı ve aceleciliği yerini derin düşüncelere, muhakemeye ve sorumluluklara bırakır. Aile, iş, toplum ve ahlaki değerler daha fazla ön plana çıkar. Kişi, geride bıraktığı yıllara dönüp baktığında, kazandığı tecrübeleri ve edindiği dersleri görebilir. Ancak bu dönemde, bir başka gerçeğin de farkına varılır: Zaman hızla tükenmektedir.
İnsan yaşlandıkça, bedeni zayıflasa da ruhu derinleşir. Geçmişi daha çok düşünür, hatıralar arasında gezinir ve hayatın anlamını sorgular. Gençlik yıllarında pek de üzerine düşünmediği kavramlar, artık daha önemli hale gelir. Ölüm, kaçınılmaz bir gerçek olarak ufukta belirir. İnsan, doğumla aydınlanan hayatının, ölümle birlikte bilinmezliğe, yani meçhule doğru yol aldığını idrak eder.
Ölüm, hayatın son perdesidir; ancak son mu, yoksa yeni bir başlangıç mı olduğu konusu, insanlığın en kadim sorularından biridir. Farklı inanç sistemleri, ölüm sonrası hayat hakkında çeşitli görüşler sunar. Kimi bir yok oluş olarak görür, kimi ise yeni bir başlangıç olarak kabul eder. Ancak kesin olan bir şey vardır: Ölüm, insanın bu dünyadaki varlığını sona erdirir ve onu meçhule, bilinmeyene taşır. Müslüman olarak düşünsek bile “cehennem mi yoksa cennet mi” sorusu tam bir meçhuldür. Mahşer günü ve mizan terazisinde gerçek ortaya çıkacaktır.
İnsan, doğum ile başlayan yolculuğunda birçok duraktan geçer. Çocuklukta aydınlığıyla etrafını aydınlatır, gençlikte ateş gibi yanar, olgunlukta ışığını yaymaya devam eder ve sonunda ölümle birlikte bilinmeyene doğru yol alır. Ancak bu sürecin anlamlı olması, insanın nasıl yaşadığı ve geride ne bıraktığıyla doğrudan ilişkilidir. Gerçek anlamda yaşamak, sadece nefes almak değil; bilgelik, merhamet, iyilik ve adaletle dolu bir ömür sürmektir. Çünkü insan, dünyadan göç ettiğinde geriye sadece bıraktığı ışık kalır…

Yorum bırakın