Ortadoğu coğrafyası, yüzyıllardır siyasi ve dini gerilimlerin merkezinde yer almış, bölge halkları çeşitli kaos ortamlarına sürüklenmiştir. Bu gerilimlerin odağında yer alan devletlerden biri de şüphesiz ki İran’dır. Kendisini bir İslam Cumhuriyeti olarak tanımlayan İran, gerçekte İslam’ın özünden uzak, sapkın mezhepçi ve otoriter bir rejimle yönetilmektedir. Özellikle Türkiye ve İslam dünyası için ciddi bir tehlike arz etmektedir.
İran, dini bir maskenin altında sapkın şii mezhebine dayalı bir teokrasiyi benimsemiş ve bu anlayışı yayma politikası izlemektedir. Halbuki şeriat, sadece bir mezhebin hegemonyasına indirgenemeyecek kadar geniş bir kavramdır. İslam’ın ahlak, adalet, çoğulculuk ve merhamet gibi temel ilkeleri üzerine bina edilmesi gereken bir hukuk sistemi, İran’da mezhepçi sınırlamalarla yozlaştırılmıştır. Bu yüzden İran’ın uyguladığı rejimi, gerçek bir şeriat düzeni olarak değerlendirmek yanlış olur. Dünyaya İslam için kötü bir örneklik teşkil etmektedir.
Türkiye ve İran’ın kökleri tarihsel olarak Osmanlı-Safevi rekabetine dayanır. Osmanlı Devleti, İslam birliğini sağlamak amacıyla halifeliği temsil ederken, Safeviler sapkın şiilik üzerinden bölgeyi kendi etkisi altına almaya çalışmıştır. Bugün de İran, aynı stratejiyi farklı yollarla sürdürmektedir. Bölge ülkelerindeki sapkın şii toplulukları destekleyerek, mezhep çatışmasını körüklemekte ve bölgede çatışmalara neden olmaktadır.
Tarih boyunca İran’ın savaşları incelendiğinde, genellikle Müslüman ülkelerle savaş halinde olduğu görülür. Osmanlı Devleti ile yapılan çok sayıdaki savaş, İslam dünyasının birliğini baltalamaya yönelik adımların en belirgin örneğidir. Safeviler döneminde Osmanlı topraklarına yapılan sürekli akınlar, Selçuklu ve Gazneli devletlerine karşı yürütülen sinsi politikalar, İran’ın tarih boyunca Müslümanlara zarar verme eğilimini ortaya koymaktadır. Dikkat çekici bir şekilde, İran’ın kafir devletlerle savaşına dair ciddi bir kayıt bulunmamaktadır; aksine, bu devletlerle işbirliği yaparak Müslümanlara zarar vermeyi tercih ettiği tarihsel belgelerde yer almaktadır.
İran, nükleer silah programı ve balistik füzeler geliştirme çabalarıyla Türkiye için tehlike oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra, Suriye, Irak, Yemen ve Lübnan gibi ülkelerdeki terör örgütleri aracılığıyla etkinliğini artırma stratejisi gütmektedir. Türkiye’nin güney sınırlarında bu tarz faaliyetler yürütmesi, Amerika ve İsrail’in yönettiği terör kargaşasından bağımsız düşünülemez ve Müslümanların güvenliğini doğrudan tehdit eden bir durumdur.
Sonuç olarak, İran’ın sözde şeriat anlayışı ve sapkın mezhepçi politikaları, hem Türkiye hem de İslam dünyası için büyük bir tehlike oluşturmaktadır. Bu durum, sadece siyasi ya da askeri bir sorun değil, aynı zamanda dini ve toplumsal bir mesele olarak ele alınmalıdır. Türkiye’nin, tarihi misyonuna uygun şekilde, İslam dünyasını birleştirici bir rol üstlenmesi ve İran’ın bölgedeki etkinliğini azaltacak stratejiler gütmesi hayati bir öneme sahiptir. Allah yardımcımız olsun…

Yorum bırakın