Kuran’da yer alan Hazreti Yusuf’un kıssası, İslam tarihinde mühim dersler içeren bir anlatıdır. Hazreti Yusuf’un Mısır’da kafir bir yönetimde mali işlerden sorumlu olarak görev alması, Müslümanların gayrimüslim yönetimler altında çalışmasının veya görev yapmasının caiz olup olmadığı tartışmalarında önemli bir referans olarak değerlendirilmiştir.
Hazreti Yusuf’un durumu, bir peygamberin, adaletin tesisi ve toplumsal faydanın sağlanması adına, Tevhid inancına sahip olmayan bir devlette dahi görev alabileceğini göstermektedir. Bu bağlamda, Hazreti Yusuf’un Mısır’daki görevini üstlenmesi, yönetimin halkına adaletle muamele etmesine katkıda bulunmayı ve halkın refahını artırmayı amaçlayan bir duruşu simgeler.
Bu örnek, İslam’a göre bir Müslümanın, gayrimüslim bir devlette bile maslahat ve adalet için görev alabileceğini işaret ederken, aynı zamanda İslam hukukunda maslahat prensibinin önemini vurgular.
Peki, Türkiye gibi çoğunluğu Müslüman olan, laik bir devlet yapısına sahip bir ülkede devlet başkanlığı makamı ya da diğer üst düzey görevlerde yer almak İslam’a göre nasıl değerlendirilir?
Kuran’da “Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisa:58) buyurulmaktadır. Bu ayet, yönetimde yer alacak kişilerin ehil olmalarını ve adaletle hareket etmelerini zorunlu kılmaktadır. Müslüman bir bireyin, toplumun menfaatini gözetmek, adalet ve hakkaniyeti tesis etmek adına yönetime talip olması, bu prensiplere uygun olduğu müddetçe meşru kabul edilir.
İslam hukukunda maslahat, yani toplumsal fayda prensibi büyük önem taşır. Devlet başkanlığı gibi yüksek görevler, toplumun düzenini sağlamak, adaleti tesis etmek ve halkın huzurunu temin etmek adına üstlenilebilir. Bu bağlamda, Türkiye gibi laik bir devlette devlet başkanlığı yapmanın İslam’a uygun olması, yöneticinin niyeti ve uygulamalarıyla doğrudan ilişkilidir. Eğer bir yönetici, toplumun ihtiyaçlarına cevap veren, hakkaniyetli bir idare sergiler ve İslam’ın evrensel ahlak ilkelerine uygun hareket ederse, bu makamda bulunmasının İslam’a aykırı bir yanı bulunmamaktadır.
Türkiye’nin laik yapısı, din ve devlet işlerinin ayrılmasını esas alır. Ancak bu, bir Müslümanın İslam’a uygun bir şekilde devlet yönetiminde yer almasına engel teşkil etmez. Laiklik, bir yöneticinin inançlarına göre değil, toplumsal faydayı gözeterek yönetim sergilemesini sağlar. Bir Müslüman yönetici, laik bir devlette hem İslam ahlakına uygun bir yaşam sürerek hem de din ve vicdan özgürlüğüne saygı göstererek toplumun tamamına hizmet edebilir.
Hazreti Yusuf’un kıssası, bir Müslümanın yönetimde görev almasının, bulunduğu toplumun inanç yapısına değil, o görevde ne amaçla bulunduğuna bağlı olduğunu gösterir. Hazreti Yusuf, görevini ifa ederken hem adaleti tesis etmiş hem de halkın refahını sağlamıştır. Bu örnek, Türkiye gibi çoğulcu ve demokratik bir yapıya sahip bir devlette, Müslüman bir yöneticinin de aynı şekilde toplumsal faydayı gözeterek hizmet edebileceğini göstermektedir.
İslam’da esas olan, bir yöneticinin adaleti ve hakkaniyeti gözetmesidir. Hazreti Yusuf’un örneğinde olduğu gibi, bir Müslümanın, bulunduğu görevde topluma fayda sağlamak ve adaleti tesis etmek adına çalışması İslam’a uygun bir davranıştır. Türkiye’de devlet başkanlığı veya benzeri bir görevin üstlenilmesi, bu niyet ve uygulamalarla yapılırsa, İslam açısından bir sakınca teşkil etmez. Bu, hem bireysel hem de toplumsal sorumluluğun yerine getirilmesinin bir parçasıdır. Ve gelecekte “İslam Hukukuna” sahip bir devlet hayaline hizmet etmek gibi faydalı sonuçları da doğurabilir.
Hizb-ut Tahrir gibi bazı gruplar, İslam devleti hayalini savunurken yöntemleri ve stratejileriyle bu ideale zarar verebilmektedir. Bu tür gruplar, toplumsal uzlaşıyı göz ardı eden yaklaşımları ve gerçekçi olmayan hedefleriyle İslam’ın evrensel mesajını yanlış bir şekilde temsil edebilirler. İslam devleti, adalet, maslahat ve toplumsal barış ilkeleri üzerine inşa edilmesi gereken bir yapıdır. Ancak bu tür organizasyonların söylemleri, bölünmelere yol açarak bu hedefin gerçekleşmesini zorlaştırabilir. Ayrıca, Hizb-ut Tahrir’in kitlesine oy kullanmamayı teşvik etmesi ve İslam devleti hayalini gerçekleştirmek isteyen yöneticilere “küfür devletine hizmet ediyor” şeklinde iftiralar atması, hem toplumsal barışı hem de İslam’ın birleştirici ruhunu zedeleyen davranışlardır. Müslümanlar, İslam’ın evrensel ilkelerini merkeze alarak, toplumun tamamını kucaklayan ve adaleti önceleyen bir anlayışla hareket etmelidir.

Yorum bırakın