Türkiye’de yıllarca “Ne mutlu Türk’üm diyene” sloganı, milli bir söylem olarak öne çıkarıldı. Ancak bu ifade, zamanla farklılıkları dışlayan, millet olgusunu etnik bir kökene indirgeyen bir anlayışa dönüştü. Oysa insanı değerli kılan şey ne kavmidir, ne dili, ne de coğrafyası; insanı yücelten şey inancıdır, takvasıdır, ahlakıdır. Bu noktada “Ne mutlu Müslümanım diyene” sözü, hem bireyin inancına hem de ümmet bilincine dayanan çok daha kapsayıcı ve derinlikli bir duruşu temsil eder.
“Ne mutlu Türk’üm diyene” sözü, dışarıdan bakıldığında birleştirici gibi görünse de aslında belirli bir etnik kimliği merkeze alan, diğer etnik ve dini kimlikleri ötekileştiren bir anlayışın ürünüdür. Türkiye gibi Kürt, Arap, Çerkes, Laz, Boşnak gibi birçok halkı içinde barındıran bir ülkede, bu tür bir etnik vurgu, toplumsal barışa değil, kutuplaşmaya hizmet eder. Bu tür bir kimlik inşası, Kuran’ın insana yaklaşımıyla da çelişir. Kuran, kavme değil takvaya vurgu yapar. Allah şöyle buyurur: “Ey insanlar! Sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışasınız diye sizi milletlere ve kavimlere ayırdık. Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” (Hucurat Suresi: 13. Ayet)
Bu ayet, insanları ayıran değil birleştiren bir kimlik tanımı getirir: Takva. Kavim üzerinden bir üstünlük arayışı, İslam’ın özüne aykırıdır. “Ne mutlu Müslümanım diyene” demek, aslında insanın varoluş amacına ve ilahi çağrıya verdiği cevaptır. Çünkü İslam, insanı şereflendiren yegane kimliktir. Müslüman olmak, sadece bir dini aidiyet değil, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluk, evrensel bir duruş ve kulluğun itirafıdır. Kuran bu kimliğe sahip olmayı, bir iftihar vesilesi olarak görür: “Söz bakımından, Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve ‘Ben Müslümanlardanım’ diyenden daha güzel kim olabilir?” (Fussilet Suresi : 33. Ayet)
Ayrıca Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem Veda Hutbesi’nde şöyle buyurmuştur: “Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap’a; beyazın siyaha, siyahın beyaza üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır.” (Buhari ve Müslim) Bu hadis, kavim temelli üstünlük iddialarının tamamını reddeder ve gerçek değerin inanç ve ahlak temelli olduğunu ilan eder.
İslam, bireyleri renklerine, dillerine ya da soylarına göre değil, Allah’a teslimiyetleriyle değerlendirir. Bu nedenle “Müslümanım” demek; sınırları aşan bir aidiyetin, ırkları un ufak eden bir kardeşliğin adıdır. Ümmet olgusu, Türk, Kürt, Arap fark etmeksizin bütün Müslümanları aynı safta buluşturur. “Ne mutlu Müslümanım diyene” demek; kalbiyle, diliyle ve yaşam tarzıyla Allah’a bağlı olmanın bir övünç ifadesidir. “Ne mutlu Türk’üm diyene” gibi dar ve etnik sınırlı bir söylem, birliğe değil ayrılığa hizmet eder. Oysa Müslüman kimliği, insanı hem Rabbine hem ümmete bağlayan yüce bir şereftir.
Bu yüzden, “Ne Mutlu Müslümanım Diyene!“

Yorum bırakın