Sevgi… İnsan ruhunun hem en güçlü kalkanı hem de en derin yarası. Bizi birbirimize bağlayan, yaşamı anlamlı kılan, yeri geldiğinde en karanlık günlerimizi aydınlatan bir mucize. Ama hiç düşündün mü? Bu kadar büyük bir kudreti, bu kadar saf bir duyguyu var eden kim?
Evrende gördüğümüz her şey, kusursuz bir düzene sahip. Yıldızların dansından, bir bebeğin ilk gülüşüne kadar her detay sevginin izlerini taşır. Sevgi, sadece insana mahsus bir şey değildir; toprağı sulayan yağmurda, bir ağacın dallarına uzanan güneşte, bir annenin yavrusuna bakışında bile sevgi vardır. Bu kadar çok sevginin kaynağı, elbette ki bu evreni yaratan, düzeni kuran, bizi nefes aldıran Zat’ın kendisidir.
O’nu sevmemek nasıl mümkün olabilir ki? Bizi sevgiyle donatan, sevgiyi hissetme kapasitesini bize bahşeden bir Yaratıcıya sırt çevirmek, aslında kendi varoluşumuzu görmezden gelmek değil midir? Sevginin kaynağını unutarak sevgiyi anlamlandırmaya çalışmak, boş bir çaba değil mi?
Her şeyin ötesinde, O’nu sevmek demek, evrene, kendimize ve diğer insanlara sevgiyle bakmak demektir. Çünkü sevgi bir yankıdır; ne kadar çok verirsek o kadar fazlasını alırız. Ve sevgiyi Yaratanı sevdiğimizde, sevgi hayatımızın her alanını sarar.
Unutma, sevgiyi var eden, sana sevecek bir kalp veren O’dur. Onu sevmek, aslında seni gerçek sevgiye ulaştıracak kapıyı açmaktır. Ve bu kapıdan geçtiğinde, Cennetin ne kadar güzel bir yer olduğunu göreceksin. Tıpkı Cehennemin ne kadar kötü bir yer olduğu gibi…

Yorum bırakın